Pazartesi, Ekim 06, 2014

Yazıyorum gözler görünür olsun diye halim....

Olduğu gibi anlatamamak yalan söylemek midir acaba? Susmak, kelimelerin yerleriyle oynamak ve bunu büyük "ustalıkla" yapmak...Kendime söylediğim en masum yalan bu belki de. Sancılı zamanlarda insan her şeyi yapabileceğine dair bir kanaate varıyor her ne hikmetse. O an yeryüzünde çekilen bütün acılar sanki sadece kendi bedeninde ve ruhunda birikmiş gibi pervasızca sağa sola çarpıyor. Evet ve bilinci açık. Sonra ardı arkası kesilmeyen muhakeme günleri... Şehrin her köşesine bir iz bırakıyorum hunharca. Arkamdan baka kalıyorum sonra bakakalması gibi insanın-bu bazen kedi de olabilir-ardından "kaçan" vapurun. İşte ben de az biraz böyleyim bir kaç zamandır. Hunharca yaşıyorum. Dakikalar avuçlarımın içinde toz oluyor sonra zaman bir rüzgar gibi savuruyor bu an parçacıklarını. --Gözüme zaman kaçtı ağlamıyorum!-- Ceketimin cepleri, sakallarım ve baktığım her yer dakikalarca toz ve anılar dakikalara sığınmış... Kurtulamıyorum! Ne yapsam olmayacak gibi? İçimden uzun ve yabancısı olduğum yolculuklar geçiyor. Lakin biliyorum tuzum kuru değil! Günü kurtarmalıyım ve daha bir çok şeyi. İşte bu yüzden son sürat kalıyorum kendimin ve kendim eden herşeyin tam ortasında. Burada herşey birleşik yazılabilir. Her şeylerden uzağım bir aşkı bir aşkla yaşamaktan, sevgiyi sevgiyle çoğaltmaktan, sarmaktan sancıyan yaralarımı imtina ediyorum, şefkati boğuyorum çaresizliğimle ve bazen ne de büyük bir yalan bu. Bir insanın çaresizliği en çok o insan kadardır. Galiba biraz abartıyorum. Burada galiba ayrı yazılabilir bakınca görülemeyecek kadar uzaklara. Evet o kadar da çaresiz değilim bunun hepimiz farkındayız salağa yatamayacak kadar. Ben biraz bu yalanın, bu çaresizlik hadisesinin konforuna uzanıyorum bütün benliğimle ve başımın altında kalbimin sınır ötesinde bir kaç insan kırdığım, kırıldığım, umursa(ma)dığım. Hep birlikte uykuya yatıyoruz. Kafamda küçücük bir soru: Kaç kişiyle yatıp kaç kişiyle uyanacağım? Beynimin bütün odalarında bambaşka bir hesap görülüyor çoğu kendinden bihaber. Ben bütün hücrelerimle en ortalık yerindeyim hadisenin hani nereden baksan görülen, hani her yere eşit uzaklıkta.Madem ki diyorum nereye kaçsam olur, kıpırdamadan durayım ışığa yakalanmış bir tavşan gibi. Kendime yakalanmışım. İtirafımdır kayıtlara geçsin: Ben masumum en büyük suçum bunu duyulabilir bir ses ile söylemeye cesaret edebilmek. Ben masumum ve kendimi bağışlamaya çalışıyorum- paradox doğunca başlar insan- beklentisiz bir tavsiyesi ile ansızın yağan yağmurun. Aksın istiyorum üzerimden bu hal, bu her şeyi yük eden tabiatı özümün. Evet dediği gibi bir şairin: " İnsan inandığı şeyler uğruna muhteşem hatalar yapabilir" Ben hatalarım konusunda o kadar iddialı değilim. Alçak gönüllü bir çaresizliğin ve beceriksizliğin kaptan köşkünden sesleniyorum ama kaptan değilim: Yoğun hava muhalefeti nedeniyle bütün seferlerimiz devam etmektedir. Deniz dalgalı, teknemiz küçük bendeniz de biraz beceriksizim, Biraz burada tamamen ortamı yumuşatmak için. Evet devam etmektedir bütün seferler, henüz bir rotamız da yok üstelik.

Sayın yolcularımız!
Sayın yolcularımız!
Sayın yolcularımız!

Ses yok biraz deniz, çokça motor, dağılan martı sesinden gayrı...


Bunu da ben istedim.
Gemiyi en son gemi olmak terk eder. Kaptan bir emekli kahvesinde, elinde gazete olsun ister elbette. Bu yeterince caziptir. Ve bilirim en güvenli gemi de karaya demirlemiş olandır. Lakin o da artık birkaç ton demir yığınından ibarettir. Gemi dalgaya çarpınca gemidir. Yani gemi yerinde değil denizde ağırdır. İşte ben de gemiyim kendimde ya da tekne. Peki kayık. Adım kulbe-i ahzan, yaşım otuz yirmidördünde kasımın. Aklım biraz firarda biraz burada. Kalbim kırgın kimseciklere değil yine bana yine bana. Bizi yani kalbimle beni bir aşk iyileştirecek, ben bunu iyi biliyorum. Elime yüzüme bulaştırmayacağım, emek verebileceğim, heyecandan ikinciden önce üçüncü adımı atacağım bir şey. Durup dururken yolculuklara çıkartan, ansızın güldüren, inandıran, umut ettiren, hatırlatan evet en çok da hatırlatan. Çünkü kendimi çok özledim. Kaç zamandır uzağım hallerimden, öyle ki yolda kendime rastlasam tanır mıyım meçhul!


Ne kaptanım ben sayın yolcularımız
ne de sefer var bir yerlere sizi ilgilendiren
evet
havada yoğun bir muhalefet
ve içimde kendimi affetme telaşı
batmadan durmaya çalışıyorum yüzeyde
devrilmesin istiyorum
kendim kendime
ve kendimde yük kıldığım ne varsa üzerime
hafiflemek
uzaklaşmak
sonra yaklaşmak
sonra görmek
sonra saçlarımdan bir çift elin geçtiği
uzun uzun uyku molaları
sırtımda bu ne dedirten bir hafiflik
ve demlikte hazır olsun çayım
sağlam sapasağlam bir akılla yudumlayayım yeter ki
sonra belki yağmur belki güneş
ne olsa kabulüm
ve tabi ki annem eteklerine burnumu sildiğim...




Pazar, Ekim 05, 2014

Birikiyor içim
nasıl birikirse kuyuda su
ağaçta çiy
gecede sessizlik
sessizlikte ses
çocukta merak
hastada ölüm
Öyle sessiz
öyle gerçek
inkar edemeyecek kadar ayan ve aşikar
Kaçamayacak kadar içimde
tutunamayacak kadar uzak orada
Birikiyorum,
onca sabah
onca gözüme batmış gün
civa kadar ağır göz kapaklarım ile
bir insanı oynuyorum
başka bir insanla
kendime sesleniyorum
yine kendimle
hangimiz konuşsun
karar veremiyoruz
birikiyorum
ben döke döke içime
yürüyorum
izlerimden buluyorum izimi
yürüyorum
soğuk bir aralık günü
yüzümde koca bir kış
az ötesi az ötem
geçmiş içine düştüğüm fil kumbaram
unuturken ne varsa
ağırdan alan
yürüyorum
biraz daha
bir adım daha atsam
bitecek sanki şehir
bir adım daha atıyorum
biten yiten yok
kısalan bir yoldan gayrı
birikiyorum
harcayarak ne varsa heybesinden ömrümün
bitiriyorum usulca
ilişmeden değişirken mevsim bir eylül sabahı
bitiriyorum
ve birileri daha derin nefesler alıyor
ben uzaklaşırken
uzaklaşır gibi denize bırakılmış bir top
ölüden az biraz iyiyim
kendine dua edebilecek kadar o da


Salı, Eylül 16, 2014

Annem'e

Geri geldim
beyaz yüzler
yorgun eller
açık kanlar gördüm
kana susamış bir hastalık oturmuş
çocukluğumun iman tahtasına
geri geldim
parmaklarım eksik
adımlarım çok
yol az kalmış
gördüm
................

geri saydım
ne varsa avucumda ömürden yana
ne varsa yarın eden
geri saydım
birer ikişer bazı zaman
bazı zaman
daha çok
şiirler eskittim
her gün okuyarak
ve yazarak sarı saman kağıtlara
gördüm
nasıl yorgundu ellerin
gördüm
gördüğüme küfrün bini bir para
..................

geri durdum
korktum
uyandığın her sabahtan
ellerim sırtında
gözüm nefesinde
aklım firarda
firar dediğim
ucu adımlarının
durdum
durdum önünde
yıkılırsın diye
.....................

yine sustum
kaçtı gözlerim
ellerim sırtında hala
avluya çıkıyoruz
kolun nasıl da sığınmış koluma
ter boşalıyor alnından
boğulur gibi oluyor avuçlarım
avluya çıkıyoruz
biraz rüzgar
biraz incir
öyle el sallama ne olur
haftaya gene geliriz.

Cumartesi, Ağustos 02, 2014

Yol= Hız x Zaman

Gözüm dalıyor
yol gider gibi oluyor
bütün gibilere inanan bu çocuk halimle ben
yol alıyorum kendime en sevdiğim tarafından
misal kenarı gibi ekmeğin
çekirdeksiz bir diliminden karpuzun
demini almışından bir demlik çayın
sessiz sakin
erikli denizli kuleli bir parçasından şehrin
yol alıyorum kendime
küçülüyor ev
nasıl küçülürse uzaklaşan her şey
küçülüyorum
ve büyüyor yalnızlığım
bakınca yakından
annem orada işte
babam da
sonra ikisi birden
sonra hiçbiri
sonra hepimiz
sonra hiçbirimiz
bu böyle devam ediyor
ben şuncacık kalıyorum
iki yol ortasında bitmiş
meyvesi öldüren bodur ağaçlar gibiyim
yol boyuncayım bir adım bile atmadan
sizden önce gideceğiniz yerdeyim
hiç gitmediğiniz
belki gideceğiniz günün birinde
ne o taraftayım ben
ne bu tarafta
öyle ne idüğü meçhul bir arafta
debeleniyorum
dibimi kazıyorum bir porsuk gibi
kardeşimin bahçede yakaladığı sabah ezanına müteakip
bazen de bir solucan
kalkınca taş gün yüzü gören
ve bundan bin pişman
işte böyle hallerdeyim ben garip mi
garip evet
önüm arkam sağım solum
önüm arkam sağım solum
böyle zamanlarda işte ben
kendimden menkulüm
sakınan saklanan
akla(n)sın diye
içimdeki kalabalık


Pazar, Temmuz 20, 2014

Ç'alıntı

Herkes mutlaka bir hikayeyi, bir romanı, bir mektubu, bir şiiri, bir kitabı çalma hakkına sahip olmalı.

Bu da benim hakkım olsun. Çaldım gitti.

Bugün size bu satırları duygusal bir ihtiyaçtan ötürü, sizinle karşılıklı konuşabilmek için yanıp tutuştuğum için yazıyorum. Kolayca tahmin edebileceğiniz gibi, söyleyecek hiçbir şeyim yok. Dipsiz bir bunalımdayım bugün – hepsi bu. Sözlerimin saçmalığı halime tercüman olsun.

Asla bir geleceğe sahip olmamış olduğum günlerden birindeyim. Karşımda yalnızca, bir sıkıntı duvarıyla kuşatılmış, taş kesilmiş bir şimdi var. Irmağın karşı kıyısı, karşıda bulunduğuna göre, asla bu taraftaki kıyı değil; çektiğim acıların tek nedeni de bu. Nice limanlara yanaşacak gemiler var elbette, ama hiçbiri hayatın ıstırap vermez olduğu limana varmayacak, her şeyi unutabileceğimiz bir rıhtım da yok. Üstünden çok zaman geçti bunların, ama benim hüznüm hepsinden eski.

Ruhum bu haldeyken, hayatın hırpaladığı dertli bir çocuk olduğumu bedenimin tüm bilinciyle hissediyorum. Bir köşeye atılmışım, oyunlar oynayan başka çocukların seslerini duyuyorum. Dalga geçer gibi verdikleri kırık, teneke oyuncağı sımsıkı kavrıyorum. Bugün, 14 Mayıs, saat akşam dokuzu on geçe, hayatımın bütün tadı, bütün değeri işte bundan ibaret.

Tutsaklığımın sessiz pencerelerinden gördüğüm bahçede bütün salıncaklar dalların üzerinden aşırtılmış, şimdi öylece sarkıyor; en tepeye dolanmışlar; yani, firar ettiğimi düşleyecek olsam, zamanı aşmak için güvenebileceğim salıncaklarım bile yok.

Şu an, edebiyatı bir kenara bırakacak olursak, ruh halim aşağı yukarı böyle işte. Denizci’deki karakterlerden biri gibiyim, gözlerim ağlamayı düşünmekten yanıyor. Hayat fısır fısır, yudum yudum, dura dura canımı yakıyor. Tüm bunlar, cildi şimdiden dağılmaya yüz tutmuş bir kitaba küçücük harflerle basılmış.

Bu satırları size değil de bir başkasına yazıyor olsaydım, dostum, mektubumun samimiyetine, aralarında isterikçe bir bağ olan bunca şeyin, hayatım olarak hissettiğim şeyden bir anda, kendiliğinden fışkırıverdiğine yemin etsem zor inanırlardı. Ama siz, bu sahnelenmesi imkânsız trajedinin burası ve şimdi ile ağzına kadar dolu, elle tutulur bir gerçeklik olduğunu, yapraklar nasıl yeşerirse, bunun da benim ruhumda öyle cereyan ettiğini anlayabilirsiniz.

Prens, işte bu yüzden hiç saltanat süremedi. Saçma sapan bir cümle bu. Ne var ki saçma cümleler, insanda hüngür hüngür ağlama isteği uyandırabilirmiş meğer.

Mektubu yarın postaya vermezsem muhtemelen bir daha okurum ve içinden bazı yerleri ve bazı ifadeleri benim Huzursuzluğun Kitabı’na almak için daktiloya çekerek oyalanırım. Ama bunu düşünmek, şu an mektubu yazarkenki samimiyetimi de, samimiyeti acı verici, kaçınılmaz bir duygu olarak hissetmemi de zedelemiyor.

Son havadisler bunlar. Almanya ile savaş çıkabilir bir de, ama acı denen illet, zaten çoktan musallat olmuştu insanlara. Hayatın öbür yakasında, bir karikatürün altyazısı gibi kalır herhalde savaş.

Tam olarak delilik sayılmaz bu halim, ama delirenler herhalde kendilerine acı veren şeye teslim oluyordur, ruhundaki sarsıntılardan yavaş yavaş zevk almayı öğreniyordur – hissettiklerim de buna pek uzak sayılmaz doğrusu.

Hissetmek – ne renktir acaba?


Sizi binlerce kez kucaklıyorum, kalbim sizinle, daima sizinle.

F.P

Salı, Temmuz 15, 2014

Yutkun(a)muyorum çünkü yutkununca geçecek bir şey değil
Duruyor öylece
az biraz ötesinde yolun
bir ağaç dibinde
tekeri sökülmüş
boyası dökülmüş eski bir araba gibi
yok sayamazsın
var diyemezsin
yalnızlık gibi bir şey bu
elinle gösteremezsin

Anlat(a)mıyorum çünkü anlatınca geçecek bir şey değil bu
Sallanıyor öylece
az biraz ötesinde kurulan bir sofranın
sofra bezi marifetiyle, kimi zaman gazete
Gözüm(e) takılıyor dünyanın ortasında
bir aşağı bir yukarı
yüzümde yüzüne vuran o serinlik
anlatacak kimse bulamadığım
anlatılamayacak saatlerde
sen görürsün beni sana bakarken
elbette yüzün de
ben senin beni görmeni görürüm
yüzümü de elbette
Görmek susmaktır diye bir söz uydururum
kandırsın diye kendimi
çünkü makuldür her şey
laf etmişse biri üzerine


Toparlan(a)mıyorum
çünkü toparlanınca geçecek bir şey değil bu
bir kış mevsimi günü gibi kararlıyım
soğutmaya içimi soğutmaya daha nerelerden
soğutur gibi Ocak ayının on dördü
Şubat ayının beşini
Zaman geçen bir şey değildir öyle
değişir biz ona geçti deriz
geçen orada değildir
değişim oranın orası hali oraya oradan gelen ve kalan orada
an denilen damla içinde
damlaya damlaya göl değil zamandır olan
göl saatin çoktan durmuş hali
gitmez-akmaz
azalır belki o da gene zamanla ve zamanda
bundan sebep bir gün belki bir ay sonbahardan, yazdan bir andır benim memleketim
annemin özenle doğurduğu anneannemin köyünün yerel bir saatinde
belki on geçe dokuzu
belki onu dokuz geçe


ne önemi var şimdi bunların otuzunda ömrümün
Dante gibi ortasında temmuzun
kendine düşmüş bir çığ gibiyim
kendimden kendimi atıyorum
kendimi kurtarmak için kendimden
geriye bir çığ kalıyor orada darmadağın
bir de ben
ama ben ile geçecek bir şey değil bu
belki mümkün eklenince bene sen