Salı, Nisan 26, 2016

Sen, sen olmasaydın
kimse sen olamazdı
kimsenin kıvrılamazdı saçları bu kadar güzel
gülemezdi kimsecikler böyle içten
sen, sen olmasaydın
bir sen eksik kalırdı hep evren
kimse bu kadar güzel gidemezdi bu şehirden
bu kadar özlenmezdi kimseler
ve bu kadar güzel dönülemezdi bir şehre
olur da olmasaydın sen

Sen, sen olmasaydın
bir ülke az gezerdi kuşlar göç ederken
bir sefer az yapardı gemiler
bir istasyonu durmadan geçerdi
güzel ülkeler
güzel insanlar içinden geçen cümle trenler
sen, sen olmasaydın
bir cümle eksik kalırdı bütün hikayeler
bir satır eksik
şiirler
sen, sen olmasaydın eğer
biraz eksik tanımlanırmış meğer bütün o gülmeler.

Sen, sen olmasaydın eğer
bir notası eksik kalırmış bütün o sevdiğim şarkıların
sen, sen olmasaydın eğer
kimse sen olamazmış
Can sende kimsede durduğu gibi durmazmış meğer
Sende can olmasaymış
bir can ruhsuz kalırmış heyhat!
Can sene muhtaçmış
sen olmak için
sene varılmak için yola çıkılmış
sen, sen olmasaydın eğer
bir yol yarım kalırmış...





Salı, Nisan 19, 2016

Şimdi susuyorum gözlerine
sesin kulaklarımda çınlıyor
kaldırıp kafamı gökyüzüne bakıyorum
bulutların arasında izi kanatlarının
ve yorgundun
dinlendin mi artık?
dindi mi sızıların?
uykusuz kaldın
uzun zaman
doydun mu gecelere?
hiçbir şey tutmadı yerini tutmayacak bilirim
ve gittin sen
sabah erkendi
gittin hiç gelmedin
gördüm nasıl azalırmış insan
nasıl bitermiş
gördüm sabahın en karanlığını
gördüm en derinini kuyuların
gördüm en dönülmez akşamların
en uzak ufuklarını
gördüm çaresizliğimi
gördüm ne kadar da güçsüzmüş meğer ellerim
şimdi hep bir şeyleri susuyorum
her cümle biraz eksik
her yol biraz kısa
her mutluluk yarım
sen yoksun
gittiğim her yer
bir eksik
her şey biraz olmamış işte
elbette her şey dahil...

Pazar, Nisan 17, 2016

Su kenarlarından geldim
ellerimde yosun kokusu
kulaklarımda hiç görünmeyen bir şeylerin sesi
yunus mu desem yoksa yunus isteyen bir ses mi?
aklımda bir orman
aklımda bir okyanus
aklımda akıp giden kilometreler
aklımda sonu olmayan yolculuklar
hiç göndermem düşüncesiyle yazdığım
bir mektup girizgahı gibi bekliyor kapıda çantam
gözlerim kapıya bakıyor
ayaklarım orada işte bir yerlerden eve dönüyor
çokça yokuş
çokça arnavut
dilim döndüğünce kelime yapıyorum harflerden
cümle, kelimelerden
mektuplar, yolculuklar, uzun su kenarı yürüyüşleri, molalar, çaylar, kahveler, şaraplar
cümlelerden taşan
elimin üstüyle siliyorum
kağıttan taşan harfleri
kiri kalıyor tırnaklarımda  ne güzel
yine ne güzel ne güzel diyebilmek
aklımda kimbilir sen...



Cumartesi, Nisan 16, 2016

Ellerini açtı,
uzun, mavi, dalgalı çokça,
ve bol güneş yolculuklar taştı gözlerime,
tuttu ellerimden şehre sürdü parmak uçlarımı
gözlerim doldu gözlerinden
ayak uçlarımda sebebi sen bir gülümseme
gecenin kaçıydı ne önemi var
koşar adım uzaklaştım kederden
insan sana bakınca
güneşli günlere de bakıyor
"çaresiz"
çaresiz burada tırnak içinde
dünyanın en güzel çaresizliği
sana bakınca bir gök kuşağına bakıyor olması insanın
yani yedi renk
yani yağmur
yani güneş
yani hadi çıkalım
yani işte bak orada
yani
yani mor da var mı?
yani bir elinde ucundan ısırılmış ekmek
bir elinde kocaman bir yüz dolusu şaşkınlık
yani bir o kadar çocuk
bir o kadar kadın
gözlerini açtı
rengarenk, hafif rüzgarlı, bol yunus, bol vapur, bolca su kenarı bir şehir oldu
altımız, göğümüz, sağımız, solumuz
durduk
yorulduk diye değil
koşmamak uğruna
koşup düşmeyelim diye durduk.
insan sana bakınca, sana bakıyor
ne güzel
ne güzel diyebilmek
ve ne güzel
ellerin ellerimde
koluna girmiş gibi şimdi cümle güzelliğin
cümle denizler, cümle çiçekler, cümle uzun güzel ferah yolculuklar içindeyim
şimdilik yanındayım ne güzel
ne güzel şimdisi bütün zamanların
ne güzelsin şimdide sen
yitirmeyen, beklemeyen
hiç bitmeyen...
şimdi,
sen
ne güzel...






Salı, Mart 22, 2016

Merhaba!
Dışıma vuruyor için
yüzümde senden arta kalan bir tebessüm
bir rota vermişsin
adımlarımda git dediğin yerler
biraz deniz kokuyorum
biraz yalnızlık
yalnızlık
o nazenin kelime
ceketimin cebinde kalmış susamlar gibi geliyor ellerime
başlayıp başlayıp kenara kaldırdığım kitapların bitirilmemişliğinden.
üstelik dudağımda da bir ıslık bilmem neyi terennüm ediyorum
derken mutluyum gibi oluyor
mutluluk kelimesini cümle yapacak kadar en az
işte şuramda bir sızı
şuram dediğim de
gitmediğim görmediğim yerler
ne de farksız yakamozdan
ne de yakın
ne de büyük
ve ne de ürküyor geçen her kayıktan
durgunluğum
"vuslata kaç asır kalmış kadar çaresiz miyim?"
diye soracağım geliyor
korkuyorum bütün cevaplarından
sormaya yeltendiğim bütün suallerin
o mezkur yalnızlığa kaçıyorum gene
sen gidince gelen
ve giden sen gelince
kış gibi bahara eriyen
ya da bahar gibi sokulup koynuna şubatın
çiçekler doğuran
dışıma vuruyor için
elimde senden arta kalan bir merhaba
katlayıp iç cebine sakladığım ceketimin
Merhaba!


Salı, Mart 15, 2016

Nasıl anlatacağımı bilemediğim zamanlarda nasıl anlatacağımı bilemiyorum diye başlıyorum hikayeye. Sonrasını kestiremediğim zamanlarda da sonrasını kestiremediğimi söylüyorum. Gitmesini istediğimde birinin ondan gitmesini istiyorum, gelmesini istediğimde de "ortada bir yerde buluşalım"diyorum oluyor. Ziyadesiyle işlevsel bir bedene ve ruha sahibim diyebilirim zaten bu sayede hayatta kalabilmekteyim. Örneğin kendimi kendimden uzak tutarak koruyabiliyorum kendimi. İçime yeter denilenden biraz fazla mizah atıyorum evden çıkarken. Hüznüm, kederim, sıkıntılarım, bütün borçlarım ödediğim ödeyeceğim yaptığım yapacağım hepsi evin muhtelif yerlerinde bırakılıyor pijamalarım misali. Ben, bütün bu az evvel saydıklarımı göstermeyecek bir şeyler çekiyorum üzerime, bir de paraya kıyıp aldığım kabanı da giydim mi hiç kimse hiçbir şey anlamıyor. Akşama doğru saat sekiz dokuz suları tükenirken içimdeki neşe ya da yaşama (bir dakika "da" yı ayrı yazıp geliyorum) (Geldim!)  sevinci kendimi seni düşünürken yakalıyorum. Yüzüm kızarıyor hemen. Benim yüzüm o kadar kolay kızarmaz, yani kızarıyordur belki ama sakallarım bunu saklamak hususunda gayet başarılı. İnsan yanaklarını, çenesini merak eder mi? Eder niye etmesin ama ben onların da üzerini yıllardır kapalı tutuyorum anam babam! Nerde kalmıştık? Her zamanki gibi sende!
Sen nerdesin? Tabi ki Arjantin'de! Biz zaten hep Arjantin'deyiz muhtelif boş zamanlarımızda. Nerede kalmıştık? Elbette sende. Ne güzel bir kelimedir elbette! Hem teslim eder hem de kızar ne soruyorsun diye! Elbette ne kadar rahatlatırsa içini "zaten" o kadar kasvete salar. Zaten iki yüzlü bir kelimedir. Zatenden sonra ne soylersen söyle gizlenmiş bir samimiyeti ifşa edersin. Bu ister menfi olsun ister müspet. Elbette ise daha ziyade ayan olanın beyan edilmesidir. Ne soruyorsun ki diyemeyince insan elbette der. Bıktığında ise "zaten". Ne diyordum, nelerden dem vurmaya başladım(?) Ben zaten hep böyle yapıyorum değil mi? Elbette.Neyse, çok kaybolmadan cümleler arasında ve hazır konu da sana gelmiş iken oradan devam edeyim ben! Biraz senden söz edeceğim sana! Ve elbette sen olmaya öykünen ne varsa! Şunu unutma ama, ben senin arkadaşın falan değilim, sen benim arkadaşım olabilirsin, bu sana koluma girme hakkı ve cesareti elbette verebilir. Elbette diyebileceğim daha birçok şey vardır elbette. Bunu ancak zaman gösterebilir zaten birçok şeyi, sadece zaman gösterebilir. Seni de zaman göstermedi mi? Her şey yaşandı sanki yaşanması gereken hızda ve anda. Bütün hikayeler serimden düğüme bağlandı ve öyle bir çözüme de muhtaç değil. Her şeyin son durağında olduğumuzu söylemek elbette kolay değil. Daha söylemesi kolay olmayan birçok şey gibi. Ben iyi olduğumu söylemekten imtina ederim mesela imtina etmektense hiç imtina etmem. Yalın ayak basmam belki ateşe ama ağlayabilirim kenarında. Herhangi bir kitaba konu olmadım, hiçbir yönetmen de çekmeyecek filmimi bilirim. Bir yerden duymuştum (buna şaşırmamak gerek, zira illa ki bir yerden duymuyor muyuz (?)) "sıradan acılardır çünkü bütün ilgileri toplayan",
nerede kalmıştık (?) Hala Arjantin'de miyiz? Evet, belki bütün bunların hiçbiri olamayacak bütün kara parçalarında, elbette Arjantin dahil, lakin ben hep bir satırı gibi yürüdüm bana ait olmayan bir hikayenin, ya da kendi hikayemde sokaktan geçen adam olmaya yeltendim. İçimde bir kenar mahalle kurulmuştu çünkü, küçük küçük uçurumlardan düştüm ben, evet sadece dizlerim kanadı belki biraz, belki biraz da ağladım kayboldu diye en sevdiğim misketim, kolumda cam kesikleri, kulağımda pazar yerlerinin gürültüsü, dağılmadan önceki, kulağımda nereden geldiğini kestiremediğim kuş sesleri. Birikiyordum, kendine düşen bir bozuk para gibiydim çarpacak duvarlar bakıyordum ses olmak için. Seslendim bir zaman sonra kendime çarparak. İnsan, anladım ki önce kendinin duvarı olacak, kendini tutan kendi ayaklarından kendi elleriyle. Anladım, ve işte ilk o zaman yandı canım. Gördüm artık hiç görmemiş olamazdım. Seni görene kadar aradığım şeyin ne olduğunu aradım. Aradığım şeyin ne olduğunu anlar anlamaz onu aramaya başladım. Deniz gibisin sen oldukça, bütün ara sokaklarından, kuytularından köşelerinden, çıkmaz denilen çıkmazlardan sana iner bütün yokuşlar iki yanı çekirdek çitleyen kadınlarla, pencereden pencereye çamaşırlar asılı, sekiz kat bir topun peşinden koşan çocuklarla dolu yolları bu şehrin. Çok mu romantik oldu dersin (?)

Pazartesi, Mart 14, 2016

Herkesten biraz kalır
eski sevgiliden bir çift tutuşan el
git dediğin arkadaştan bencillik diz boyu
annenden eksikliği evlat olabilmenin
babandan üzüntüsü kalır annenin
kumar borcu kardeşten
çocukluğundan soramadığın hesaplar
kıştan ne kalır bilinmez
lakin
ayrılık yazdan kalır
fındık yazdan
çilek kalmaz
çürür
çürür bazen dalında
bazen terminallerde
kalmaz sonbahardan yaprak
bahardan çiçek
herkesten biraz kalır
üzdüğünden vicdan üçlerde beşlerde ezen ruhunu
üzenlerden bir iki cümle
her okunduğunda bir harfini yitiren
herkes biraz kalır
gider sonra
ne de farksızsın şimdi sen
orada
işte orada ayağının altında
bir ileri
bir geri gidip duran iskeleden
onca gemilerden
yolculuklardan
bekleyişlerden geriye kalan.
herkeste biraz kalırsın
gidersin sen de sonra
alarak demirini
koyar gibi koltuğunun altına
biraz kendin gibi
biraz öykünerek gemi olmalara...
"keşke yalnız bunun için sevseydim seni"