Perşembe, Şubat 09, 2017

Ellerinizi cebinizden çıkardığınızda taze susam kokusunu duymaktan başka çaresi kalmayacak kadar mutlu olmanın tek yolu cebinizde simit gezdirmektir. Elbette simidi cebinizde gezdirebilmenizin yollarından bir tanesi de yarısını paylaşmış olmaktır. Nedir ki bir simidi paylaşmak,bir simidi paylaşmaktan başka...

Perşembe, Ocak 05, 2017

...

Bir ülkenin yönetim biçimini tahsis ya da muhafaza etmek maksadıyla yapılan her ne varsa aynısının herhangi bir ülkeye karşı yapılan ve korkarım ki kazanılan bir basketbol veya voleybol  fakat ekseriyetle futbol müsabakasından sonra da yapılabildiği bir'lerce ülke sayabilirim size. Peki ne oldu şimdi demokratik bir ülke mi olduk biz? Peki madem biz demokratik bir ülkeydik o zaman neden hala demokrasiyi bekliyoruz ki? İnsan neye sahip değilse onu beklemez mi neye hasretse ve ne'den yoksunsa? En az neye sahipse en çok onun hasretini haykırmaz mı? Ya da en çok onu muhafaza etme güdüsü ile uyanmaz mı sıçrayarak uykusundan? Biz ülkece acaba daha nasıl yazıldığını bile karıştırdığımız, yolumuz kesilip sorulduğunda sözlük tanımını bile doğru düzgün veremeyeceğimiz bir şeyi mi bekliyoruz? Yani biri bizi bir şeyin varlığıyla veya yokluğuyla tehdit ediyor ve biz korkuyoruz öyle mi? Korkusuz korkakların kol gezdiği bir üke miyiz acaba? İnsanlar öldü, insanlar topraktan gelmişti asfalta karıştı. Tankların çarkları arasında etleri parçalandı. Sadece emri tatbik eden daha yeni yirmisine basmış, darbe nedir bilmeyen, uğruna savaştığı söylenen kişiyi bir kez bile görmedği halde insanlar öldü. Onlar daha insan bile olmamışlardı. Askerliğin bitmesini bekliyorlardı insan olabilmek için, ömürleri bitti öfke dolu tırnaklar arasında bırakarak son nefeslerini. Niçin öldüklerini bile bilmeden belki hiç sevişemeden, bir kez olsun can-ı gönülden seni seviyorum diyemeden. Ahmakça savrulan tükürükler saçan emirlerin altında boğulup gittiler. Kimse onları hatırlamayacak ama tuhaf olan o ki kimse onları unutamayacak da. Her iki cenah da pisi pisine "telef" edildi ve bunun bir telafisi olmayacak. Düzen o geniş tabana yayılan tebayı düzmeye devam edecek ve biz bunu sevişmek sanacağız. Evet, filler tepişecek doğalarında bu var ve buna imkan tanıyan bir doğa ve evet çimenler ezilecek ot olmayı reddetmediği sürece.  İzleyenler bilir Kemal Sunal'ın Kibar Feyzo filmi ziyadesiyle protest bir filmdir. Demem o ki Kibar Feyzo karşı çıkar lakin neye karşı çıktığını o da tam manasıyla kestiremez uzunca bir süre. Onu başlık parası biriktirmekten ve adını şimdi anımsayamadığım lakin Müjde Ar'ın canlandırdığı yavuklusundan ayıracak her ne olursa olsun işte bizim Feyzo ona karşı çıkar. Bu şimdilik Faşo Ağa'dır Yani en azından Feyzo bir faşiste ağa diyecek kadar kibardır lakin kibarlığı oradan mı gelmektedir bunu film pek açık etmez. Evet, bizim Feyzo karşı çıkar lakin o yavuklusuyla rahat rahat gerdeğe giremediği için karşı çıkar bütün o feodal düzene lakin Feyzo'ya sorsak anlat bakalım nedir feodal  düzen diye işte Müjde Ar ile sevişememektir feodal düzen onu nazarında. Açık bir kerhanedir içerde başlık parası toplayan feodal düzen. Faşo Ağa? O da pezevengin önde gideni. Lakin pezevenk olabildiği için güç elindedir. Eğer sen içeride başlık parası vermek istemiyorsan ya da başlık parası ile metalaştırılan haliyle insanlığından mahrum bırakılan bir nesne olmak istemiyorsan önce dışarıdaki pezevengi saf dışı bırakacaksın.  O da öyle kolay değil tabi ki... Zira bunlar bir tane olmayabilir her zaman ve ekseriyetle de aralarından su sızmaz. Bunun nedeni de sermayeyi kendilerince paylaşmış olmalarıdır vakt-i zamanında. Ancak bu barışçıl ortam sonsuza kadar sürmez gün gelir sermayeler yetmez birine ya da aynı anda ikisine birden işte o zaman seyreyle cümbüşü. Çıkarlar çatışır, biri ötekinin olanı ister ya da yok etmeye çalışır yani oralarda bir yerde bir iktidar savaşı başlar sürer biter bir daha başlar bir daha sürer. Bazen bu herkesçe görülür bazen kapılardan tekme yumruk sesleri gelir gel gelelim kimse bilmez içeride neyin döndüğünü. Ve pezevenklerden biri bir gün "güya" yakar gemileri ve yakıp yıkmaya çalışır kerhaneyi ve kerhane olabilecek her şeyi. Öteki sermayelerini salar ortalığa. Sermayeler de nereye niçin gittiklerini bilmeden atarlar kendilerini ölüme. İşte biz de çevirip sorsak ne için bu hengame diye açıklayan olur belki açıklamasına da bunca yıldır aklına bile getirmediği, varlığına zerre minnettar olmadığı o şeyi kendisi için kendi geleceği için beklediğine ikna edemez kimseyi en azından beni. Evet biz ülkece demokrasiyi bekliyoruz lakin gelsin diye mi yoksa gitmesin diye mi? İşte buna karar vermek oldukça güç... Kendinden olmayana da saygı duymaksa demokrasi onu bekleyenlerin beklemeyenleri gözlerini kırpmadan öldürebilecek bir istidada sahip olmaları oldukça ürkütücü değil mi? Bu potansiyele ancak yerleşmiş veya meşru kılınan bir şiddet ortamı yol açabilir yani diğer pezevengin sermayelerini beriki pezevengin sermayeleri bu kadar kolay ve özgürce öldürebiliyorsa bizim demokrasiyi beklememize gerek yok. Sanırım daha ziyade o bizi ve bizim onu hak etmemizi bekliyor ve ikna olana kadar da yerinden çıkacağa benzemiyor. Olan elbette yine sermayeye oluyor ölmek ve öldürmek zorunda kaldığı için. Ölmeyenler ise ya çarkın dışında çaresiz bırakılıyor ya da alıp başını yürüyor. Çarkın dışında kimin kalacağına hangi pezevengin kazandığı karar veriyor ve niye böyle oldu diye sorarsa biri haddini zorlayarak pezevenk kandırıldık diyebilir kötü yola düşürülen sermaye gibi lakin düşürülenin, kandırılanın böyle bir lüksü yok ve korkunç olan o ki hiç de olmayacak...
-- 

Perşembe, Kasım 24, 2016

Ellerini ovuşturdu ve kafasını kaldırıp biraz sonra tırmanacağa yola doğru baktı.... Derin bir nefes aldı. Daha başlamadan yorulmuştu. Bu kadar derin nefes almamalıydım diye düşündü bunu düşünür düşünmez bir derin nefes daha aldı. Aldığı her derin nefeste ilk nefeste hissettiği yorgunluğun azaldığını fark etmişti. İnsan biraz da böyleydi... Aldığı o ilk nefesten duyduğu yorgunluk hissinin aslında şaşkınlık olduğuna kanaat getirecekti ki telefonu çaldı. Yıllardır arayıp sormayan eski sevgilisi aramıştı. Şaşırdı. Arayanın eski sevgilisi olduğunu nereden mi biliyordu? Telefon numarası hala kayıtlıydı. Görüşmeyeli o kadar uzun zaman olmuştu ki telefon numarasının bazı rakamlarının silinmiş bazılarının ise tozlanmış olduğunu hissetti. Buna da şaşıracaktı fakat canı istemedi. Uzunca bir süre bekledi. Hemen cevap vermedi. Açınca ne diyeceğini düşünmesi gerekip gerekmediğini düşündü. Alo dedi. Alo ne demekti bunu her telefon görüşmesinde düşüneceğine dair söz verir bir sonraki telefon görüşmesini merhaba diye başlatacağına ant içer fakat telefonu çalınca da alo diyerek yapardı girizgahını. Karşısındaki ses eski sevgilisine ait değildi sanki başkasının sesini kullanıyor gibiydi. Evet bunun başka bir açıklaması olamazdı. Telefon numarası kayıtlara göre ona aitti lakin ses, aman allahım bu ses bir erkeğe aitti. Şaşırdı. Neler oluyordu? Biri bunu ona açıklayabilir miydi? Yoksa bu eski sevgilisinin yeni sevgilisinin eskiden beri kullandığı sesi miydi? Eğer öyleyse bu telefon görüşmesinin ne gibi kutsal bir amacı vardı. Kafasını kaldırdığında çoktan evinin kapısına varmıştı. Her gün, neredeyse her gün bu mucizeyi gerçekleştiriyordu. Bazen uçtuğuna inanmamak için zor tutuyordu kendini. Attığı hiç bir adımı, bastığı hiçbir kaldırım taşını, döndüğü hiçbir köşeyi, verdiği hiçbir selamı, yanından hızla geçen hiçbir arabayı zerre anımsamıyordu lakin oradaydı işte kapısının tam önünde hatta anahtarını bahçe kapısının yivine sokmak üzereydi. Bu arada telefon görüşmesinde neler konuştuğu da güme gitmişti. Telefondan tükürükler saçarak yayılan erkek sesinin verdiği şaşkınlıkla duyduğu tek şey bir uğultu belki biraz da homurdanma idi. Geri arasam mı diye düşünecekti ki kapı açıldı. Düşünmedi. Eve girdi. Ne telefon görüşmesi, ne eski sevgili, ne eski sevgilinin yeni sevgilisi ne de.... bütün bunları kendisinin uydurduğu varsayımlar olduğu varsayımı
Umursamayacağını çok iyi bildiği için örnekleri uzatmak istemedi. Ocağa çaydanlığı koydu, tezgaha bardak, bardağa su... bütün boşluklara da biraz cümle biraz müzik...
her şey yeniden başlamaz bazen
bazen bir başlangıç her şeydir...
kafanı kaldırıp önüne baktığın o anda hep orada olan
hep derken en başından beri orada olan her şey sanki biraz önce oraya konmuş gibidir
ve sen o her şeyi ilk kez görüyormuşcasına şaşırırsın....
Lakin hepimiz çok iyi biliyoruz ki;
o her şey hep oradaydı ve sen kör olmuştun otuz küsür yıl evvel...
Peki şimdi kaç yaşındasın?
insan doğduğu yıl kadar değil
gördüğü kadardır demiş midir acaba bilgenin biri?

Salı, Kasım 08, 2016

İçimdeki cehennemde yakıyorum kendimi. Altıma biraz daha ateş koyuyorum ısınmak için ovalar gibi ellerimi. Yanıyorum ve yanmanın bütün renkleri gözlerimde. Ruhumda geyikler, ruhumda baykuşlar, ruhumda kurtlar, tilkiler, ruhumda yaprak altlarına gizlenmiş mantarlar koşuşmakta. Evet mantarlar koşuşmakta. Öğrendim ben öğrendim yanan her şey koşar kendince... Çığlıklar çığlıklar çığlıklar kulaklarımda ancak yakından bakınca duyulan. Bir elim ateşe uzanıyor, bir elim dere kenarlarında su çarpıyor yüzüme. Annem resmini çiziyor serinliğimin, babam bıraktığı sigaraları yakıyor parmak uçlarımdaki ateşe banarak...

Pazar, Kasım 06, 2016

Hüzün Yoklaması

Kasım?
Burada!
Dökülen yapraklar?
Burada!
Hangisini kullanıyorsun?
Fark etmez hocam!
Çay?
Demleniyor hocam yok yazmayın.
Yağmur?
Yağıyor!
Terk gürültüsü? Terk mi gürültüsü mü?
Terk!
Şarap?
Burada!
Kadeh?
Biraz kırgınlığı var hocam şişeden içeceğiz.


Uykusuzluk; kadim dostum. Ben geldim. Bak buradayım işte. Bak işte gözlerim şiş. Bak işte çayım demli, kahvem şekersiz, ayım hilal, mevsimlerden sonbahar, ilkkış. Uykusuzluk; kadim dostum. Aç gözlerimi, öldür içimde canlanıp duran canları. Kapat pencerelerimi. Yokluğumla süsle beni. Kurtar ikilemlerden, bire kavuştur beni. Yayma günlere, yayma aylara yayma senelere bire kavuştur beni sabahında bütün gecelerin sabahında ve birdenbire.