Pazartesi, Ağustos 22, 2016

Yürüdüm, yürüdüm, yürüdüm...
Ne kadar çok yürüdüğünü "Epey yürüdüm" diyerek de ifade edebilir insan lakin ya yürüme süsü verilmiş bir intihar teşebbüsü sayılabilecek kadar çok yürümüşse o zaman en az üç kez yürüdüm yazmak hakkıdır yüzde doksandokuznoktadoksandokuzu hakka tapan milletimin. 
Kah yokuşlar indim kah yokuşlar çıktım. Deniz kenarlarından geçtim. Yoksa su kenarlarından mı deseydim? Balıklara baktım, balıklar da bana bakmış mıdır gibilerinden düşüncelere daldım. Artık dalabiliyorum. Suyun içinden geçebiliyor, denize dokunabiliyorum muhtelif zamanlarda muhtelif yerlerimle uyandırmadan uykusundaki yunusları. Sahi uyur muydu yunuslar yoksa şair burada yunus diyebilmek için sınırları mı zorluyor? Vapurlara takıldı gözüm vapurlara takılan oltalara takılan balıklara acırken içim. Bu sırayla gidilirse karnımın acıktığından söz açmanın tam da sırası. Lakin daha az evvel muhtelif bir kahvaltı masasından eser bırakmadım eser miktarda dahi. İnsanın karnı tam doymayacak ki felsefeye yer kalsın. Zira o zaman yani karnı öyle böyle tok olmayan insan düşünme ve düşünme diye tanımlanabilecek hiçbir eyleme ihtiyaç duymaya dahi ihtiyaç duymaz. Lakin birazdan ölecekmişcesine bir açlık da felsefenin en azılı düşmanlarındandır diyebiliriz. O zaman hadi hep beraber diyelim: "Lakin birazdan ölecekmişcesine bir açlık da felsefenin en azılı düşmanlarındandır." Gözümün takıldığı vapurlardan birine binecek gibi oldum lakin nedense içimden bir ses o vapurun yani ben hangisine binersem o vapurun birazdan batacağını söylüyordu. Ölmek için çok erken neyse ki vapura binmek için de epeyce geçti zira deniz çoktan köpürmeye başlamış hatta birazdan taşsa taşardı. Taşmadı... Ben de boğulmadım, boğulmadığım için şanslı mıyım bunu yanarak ölmezsem tekrar konuşuruz. Yürüdüm biraz da. Demokrasi bekçilerinin arasından geçtim, onlar da sağa sola yumruklar atarak demokrasiyi beklemeye devam ediyorlardı. Beklerken de Recep, Tayyip ve Erdoğan'a bir şeyler söylemeye çalışıyorlardı ki sürekli kulak siken bir nağme ile bu üç isme sesleniyorlardı. Lakin, insan kimin gelmesini isterse ona besteler yapmaz, ona şarkılar yazmaz mı? Biraz da bunları düşünerek yürüdüm. Durup bu düşüncelerimi yılmaz demokrasi bekçilerinden birine danışsam mı diye düşünecekken içim bir ürperdi. Zira ürpermesin de ne yapsın? Recep, Tayyip ve Erdoğan kardeşlerden demokrasiyi getirmesini bekleyen bir güruhun bana yapacaklarını hayal edecek bir güç bende yoktu. Aradım, yol boyunca kaç kişiyle konuştum hatırlamıyorum ama hepsi telefonların dinlenmesinden korktukları için olsa gerek bazı kelimeleri zikretmekten imtina ediyorlardı. Sanırım o göt, göt mü dedim, güç olacaktı, o güç onlarda da yoktu. Güçsüzdük. Ağaçtan düşen elmalar gibiydik. Ziyan ediliyorduk. Düşüncelerimiz kurtlanıyor, çürüyor, kısacası bir boka yaramıyordu. Bu düşüncelerle Sirkeci Garı'na kadar vardım. Garda biraz duraksadım. Kendimi tren gibi hissettim desem yalan olmaz. Üzerimde, parmak uçlarımda, ayak bileklerimde metal yorgunluğuna çalan bir yorgunluk peyda oluverdi. Sadece gar kelimesi bile bunu hissettirmeye yeterdi zaten. Ancak benim ülkemde garlardan bir yere gidilmez düşüncesine hazırlıksız yakalanmış olmalıyım ki bir an sendeledim de. Kar etme kaygısı gütmeyen bir garın ortalık yerinde hiçbir yere gitmeyen bütün trenlerin arkasından el salladım ve geriye doğru yürümeye çalıştım kendini tren sansın diye el salladığım bütün o trenler. Üç beş adım attım atmadım, merdivenlerden tepe taklak yuvarlandım. Kafamı kaldırdığımda bir kalabalık çoktan sarmıştı etrafımı. Aralarından birinin "Açılın ben doktorum" demesini bir kaç saniye bekledikten sonra kalktım. Herhangi bir kırık yoktu. Kan da akmamıştı. Yani düşüşümün kayda değer bir izlenme oranına ulaşması mümkün değildi. Birazdan unutulduğumun verdiği iç huzuru ile Yeni Cami önündeki güvercinlerin huzurunu ve yemcilerin bütçe planlamasını bozarak Karaköy Köprüsü'ne doğru seyirttim. Ama o an seyirttiğimin farkında değildim. Bence ben gidiyordum. Düşmenin de etkisiyle olsa gerek ağır ağır seyirtiyordum. 

Pazar, Temmuz 31, 2016



Kiminle olacağınıza karar veremeyebilirseniz ya da bu o kadar da sizin kontrol edebileceğiniz bir hal değildir lakin kiminle olmayacağınız daha çok size bağlıdır. Bunu elbette metafor kullanarak çok daha farklı bilmem kaç milyon yolla daha anlatıp sizde "Vay be!" dedirtecek bir hayranlık uyandırabilirim. Evet bunu yapabilirim bilen bilir. Lakin hiç halim yok. Düz bir yolda gidesim var hatta o kadar düz olsun ki yol önüme bakmak zorunda kalmadığım için biraz da uyuyabileyim Konya Ovası'nda yük taşıyan uzun yol şoförleri gibi kilitleyerek direksiyonu hunharca uzattığım ayaklarımla. Ne diyorduk(?) Evet kim ile olacağınıza karar veremeyebilirsiniz zira o olan bir şeydir. Bu olan bir şey olması itibariyle deprem, sel, volkanik patlama, tsunami ve cümle doğal afetten nasıl da farksızdır anlatamam. O yüzden hazırlıksız yakalanırsınız, o yüzden bir şeyler yıkılır üzerinize, o yüzden hiçbir şey eskisi gibi olmaz. Olabilemez...Ve siz o herkesin bildiği siz değilsinizdir. Biraz ölüm acısı, biraz daha özlem, biraz daha imkansızlıklardan bahseden insan oluvermişsinizdir çünkü size bir şey olmuştur ve olmuşu olmamış gibi göremediğiniz takdirde bu elbette bir yerden sızacak ve paçalarınızı, ayakkabılarınızı, her gün gelip geçtiğiniz kapınızın önünü ıslatacaktır ve siz yolunuzu değiştirmediğiniz sürece size de sirayet edecek, sizi de ıslatacaktır. Diyelim ki ıslanmadınız; bu sizin için inanılmaz bir gurur kaynağı olabilir. Neden olmasın ki? Islanmamışsınız. Evet, bunun ne kadar da övünülesi bir durum olduğundan bahsederken sizi can kulağı ile dinleyebilirim, avuçlarım çatlayıncaya kadar alkışlamamak için de zor tutarım kendimi lakin ıslanmamak için yolunuzu değiştirdiğinizi ya da ne bileyim hoplayıp zıpladığınızı bir şekilde anlatmanız, açıklamanız gerekecek... Evet, kim ile olamayacağınıza karar verebilirsiniz. (Neyse ki!) Bu arada lafımı balla kesiyorum. Burada bal refers to a song...

Evet, şimdi tekrar Ankara stüdyolarımızdayız.



Elbette sizin kim ile olmayacağınıza sizin kim olduğunuz karar verecektir. Beklentileriniz, ihtiyaçlarınız, tanımlarınız, korkularınız, hayalleriniz, sınırlarınız ve bu minvalde yazılabilecek bir sürü etken vardır sizi siz yapan. (Burada etken yerine daha iyi bir kelime kullanabilirdim sanırım, dur bakalım henüz geç değil!) Bütün bunlarla çıkarız biz birisinin karşısına, yoluna, sağına, soluna. O an o sadece bir yansıma görür. Beyaz bir t-shirt, blue jean ve Adidas marka bir ayakkabıdır bazen bu, bazen jilet gibi bir takımın içinde kalantor bir cüsse, olmadı iş arayan bir genç üzerinde pejmürde ceketi ile. (Niye devrik cümle kurar şairler anladım: Silmeye üşenip tekrar yazmak istemedikleri için devrik, dağınık bırakırlar ortalığı. Ne diyordum ne diyorum, her geçen gün sana benziyorum. "Korkmalı mıyım?" der Ali, cevap gelir hemen "Hayır, buna sevinmelisin") Sizin o an bu duvardan başka bir şeyi görmez gözünüz, bu duvarların bazılarında kahrolsun faşizm, yaşasın özgürlük. Bazısı iş arar bu duvarların. UYGUN FİYATA, TEMİZ BADANA BOYA YAPILIR. Bazısı bekara oda bile verir. Ben şiirler yazılı bir duvardım, düz yazıya da yetecek kadar yeri olan ki bu yüzden yer yer düz yazan. (Ali Aydın Düzyazan geldi aklıma bunu yazdıktan sonra da Engin Altan Düzyatan) (Tanrım neler oluyor. Korkutuyorum kendimi. Hayır hayır hayır Leo, asla teslim olma git ve o lanet olası yeri onların başına yık)) Parantez içlerine hapsolsun istemezdim bu düz yazı gel gör ki bilinç öyle bir aktı ki sıradaki parantezleri kendime armağan ettim. Sırada olmayanları sıradan olmayanlara. Yani biraz da sana. Sen kim olduğunu çok iyi biliyorsun. Neyse...


Evet kim ile olmayacağımız ya da olamayacağımız hususunda daha epey söz edilebilir lakin olamayacağımız insanların arkasından bu kadar da konuşulmaz. Ayıp, kimine göre günah, kimine göre de saygısızlık... Ve kameralarımızı, Boğaz'a yani kim ile olabileceğimize çevirelim... Burada sizin kim olduğunuzdan söz açmanın tam da sırası... Siz kimsiniz? Dur bir daha deneyeyim: Kimsiniz siz? Kime diyorum(?) Bak cevap veriyor mu(?) Kimsin lan sen? Yine kaybettim kendimi. Hep böyle oluyor... Bir dakika toparlanayım, hatta toparlayayım... Bencil olduğunuzu düşünen biriyle olmanız çok zor eğer siz de onun bencil olduğunu düşünmüyorsanız. O zaman hunharca kendinizi düşünebilir, sadece sizi ilgilendirebilirsiniz, hem bundan kime ne(?) Saniyede 2 selfie çekebilen biriyle de olmanız o kadar kolay olmayabilir eğer en azından saniyede bir selfie çekemiyorsanız. Bu hımbıllık sizi bir süre rahatsız etse de çalışıp kendinizi geliştirebilir belki ilişkinizin üçüncü ayından itibaren siz de saniyede en az bir buçuk selfie çekme hızına erişebilirsiniz. İşte o zaman altı aya nişan bir seneye de düğün yaparsınız, derken bir bakmışsınız siz ve çocuğunuz tuhaf selfie denemeleri yapmaktasınız. Bu neredeyse bir yıl dokuz ay on beş gününüzü alabilir. Ananelerden çok haz etmiyorsanız bu sürenin kısalması sizin ne kadar tedbirli olduğunuzla doğru orantılıdır. Saniyede iki yalan söyleyebilen biri ile de olmanız sizin saniyede en azından bir yalan söyleyebilme beceriniz ve akabinde yüzünüzün ne kadar kızarmadığı ile doğru orantılıdır. Onunla birlikte olmak istiyorsanız ona yalanlar söyleyin. Ruhunun bile duymayacağı yalanlar tercih edin. Bu onu mutlu edecektir... Hesabı sürekli size kitleyen biriyle de olmanız teknik olarak bazı zorluklar çıkarabilir eğer hesabınıza düzenli olarak para gönderen bir seveniniz yok ise... Onun kulağına paranızın olmadığını fısıldayın... Bu onu çılgına çevirmiyorsa altı aya nişan bir seneye de düğün... Bu arada gelinliği kiralamayı tercih ederseniz bir beş yüz lira kadar kar edebilirsiniz. Kır düğünü mü (?) Yok artık...

...
Oturdum, haberleri izledim. Kustum. Ölüler kustum. Kustuğum ölüler de ölüler kustu. Bu böyle saatlerce devam ederdi lakin koşarak yüksek bir yerden kendimi yatağa bıraktım. Uyudum. Ölüler koynuma sokuldu. Sarıldım. Her yanım sarıldı. Biraz kelimelerle oynadım. Sıkıldım. Birkaç kelimeyi duvara fırlattım, bozdum. Gittim özür diledim...

Cumartesi, Haziran 18, 2016

İnsan ne için yaşar, ne ile yaşar? Ne zaman hisseder öldüğünü, ne zaman ölür? Ölür mü? Ne zaman mutludur ne zaman üzgün? Hep mutlu olur mu insan? Hep üzgün müdür? Sabah kaçta başlar, akşam kaçta? Bu şehir nerede biter? Papatya güneş mi sever? Ölülerin gölgesi olur mu? Present perfect tense nasıl kullanılır, introduction'da örnek verilir mi? Buradan havaalanına ne kadar yazar? Yirmibeşe olmaz mı? Olmaz mı diyorsun? Bağır biraz sesin duyulmuyor. Hem sen niye o kadar uzaktasın? Yanıma gel kulağına ayıp şeyler fısıldayacağım, malum ramazandayız kimseler duymasın. Ellerimi açtım, avuç içlerime baktım avuç içlerimde gözlerin, belli ki avuç içlerime bakmışsın. Uyudum, uyandım, bir daha uyudum henüz uyanmadım. Bu yazdıklarıma aldanma sakın. Rüyadayım. Rüya İstanbul'da geçiyor. Zaman konusunda net bir şey söylemek mümkün değil lakin epey kalabalığız. Şimdi, tabi sen varsın. Buradaki seni sen sen sanıyorsun, ben varım. Buradaki beni sen ben sanıyorsun. Buradaki beni ben de ben sanıyorum. Buradaki seni de ben sen sanıyorum sonra bir de geriye kalan herkes var. Geriye kalan herkes kendini bir şey sanıyor. Ben de kendimi bir şey sanıyorum, sen de kendini bir şey sanıyorsun. In the lights of information given above, herkes kendini bir şey sanıyor. Ne güzel emin olamamak. Kararlı bir kararsızlığın ortasında mutluluk elbette kaçınılmaz çünkü kararsızlık güvenli bölge. Hem senin hem değil. Hem evet hem hayır. Buna sonra değiniriz zira şimdi rüyadayız. Rüya İstanbul'da geçiyor, zaman konusunda net bir şey söylemek mümkün değil lakin epey sıcak dışarısı. Belli yazdayız.  Battaniyeyi atıyorum üzerimden. Bir ara kendi gürültüme uyanır gibi olsam da buna gücüm yetmiyor. Bir panayır yeri gibi meydan. Acayip trafik var, metrobüs kocaman bir koltukaltı gibi kokuyor. Bazı şeyler rüyada bile değiş(e)miyor.
Sen varsın işte ben varım. Yanyanayız yanyana kelimesi kadar. Ellerimiz de yanyana ben bazen sağa çekiyorum sen sana çektiğimi sanıyorsun. Sanmak ne tuhaf bir kelime. Tuhaf kelimesi o kadar tuhaf değildir eminim. Sanma bekle emin ol sonra konuş değil mi? Yürüyoruz, çokça arnavut kaldırımlı bir yolun tam ortasındayız. Evet ölçtüm, baktım hakikaten tam ortasındayız. Gideceğimiz yer ile geride bıraktığımız yere eşit uzaklıkta olduğunun farkında olmak hiçbir boku değiştirmiyor. Sağda solda oyalanıp uzatırsın ki yolu. Birine merhaba dersin, birine nasılsın... Oyalanırsın ve bakmışsın ki geride bıraktığın zaman yetmiyor, yetmemiş yaşadıklarına. Bildiğin zarardasın. Unuttum sanma rüyadayım. Bir defa olsun sanma. Sen varsın işte ben varım. İstanbul'da geçiyor. Zaman konusunda emin değilim lakin günlerden Pazar.Bir de geriye kalan herkes var geriye kalan herkes ne kadar varsa işte. Ellerim sıcak belli ki elimden tutmuşsun. Boynum sıcak belli ki boynumdan öpmüşsün. Dudaklarımda senin kuracağın türden cümleler, öpüşmüşüz ne güzel. Rüyadayız, bir tuhaf oluyorum. Sen varsın işte ben varım. Sen senin sen olduğunu sanıyorsun, ben senin ben olduğumu sanıyorum. Kolumdan öpüyorsun durup dururken, durup dururken gemiler kalkıyor rüya bu ya... Gemiler kalkıyor, sorular karışıyor, sorular kaçışıyor. İnsan, insan ile, insan kendi için yaşıyor, kendinden vaz geçince ölüyor, kendini paylaşabildiğinde, ikiyi bir gördüğünde mutlu. Sabah uyanınca başlar, akşam ay doğunca. Bu şehir bitmez, papatya güneş sever, ölüler gölgelerinin üzerine düşer. Present perfect tensei akşamdan kaynatmak lazım sabaha hala sıcaksa kullanabilirsiniz, örnek yaşayanın anlatanın harcı biraz beklemek lazım, buradan havaalanına gidilmez zaten havaalanındasınız. Yirmibeşe olmaz, evet olmaz diyorum...Uzakta değilim ben, sen kararsızsın sadece, mesafen kararında değil. Yaklaş kulağına bir şeyler fısıldayacağım. Rüya bitti... Çay içer miyiz?

Sevgili BEN,

Bi dur be oğlum diyesim var sana!  Yürü be oğlum diyesim de var! Önce ona kadar say, ona varınca gözlerinin içine bak! Ona kadar sev dünyayı! Ona gelince dur! Bir daha ona kadar say! Ona kadar özle. Onu bulunca bir ol gene! Onla bir ol! Onu anla! Bir olana kadar say diyesim var sana! Kaçtan geriye sen bul! Kaça kadar sen bil!


Biri burada neler olup bitiyor anlatabilir mi bana? Şimdi gidip kime günlerini göstereceğiz tanrı aşkına (?) Bu konuşan da kim fütursuzca(?) Ortalık karıştı? Ne nerede bulabilene aşk olsun! Aşk olsun bu dağınıklıktan geriye kalan!

"Gönül dağı yağmur yağmur boran olunca
Akar can özümden sel gizli gizli
Bir tenhada can cananı bulunca
Sinemi yaralar
yar oy yar oy yar oy yar oy yar oy yar oy
Dil gizli gizli dil gizli gizli"

Bazen seni kaybettiğimi hissediyorum, bu bazen bir türkü dinlerken oluyor, bazen yolda yürürken. Birden resim soluklaşıyor, hani Red-kit atının sırtında gün batımına doğru ilerler ya her serüvenin sonunda işte ben bazen o yolculuk oluyorum sen geride bıraktığım kasaba. Tekrar o kasabaya dönebilmek için kötülükten medet umuyor gibi oluyorum. O zaman bütün iyilik tanımları yerin dibine giriyor, kötülüğe kulluk ediyorum, bu dünya batıyor... Orhan Gencebay çalıyor bütün ağaçlar, çiçekler özenle diktiğim, her satırda kesiliyor yolum, her satır bir ayağıyla yeri dövüyor, bir parmağını bana sallıyor bütün şairler sevdiğim, sevmediğim.  En çok ben kızıyor bana beni unutmaya yüz tuttuğu için! Sakinliğim çılgına dönüyor, sabrım yerinde duramıyor telaştan. Yani ortalık fena karışıyor... İşte böyleyken böyle diye anlatıyorum alıp karşıma beni. Yürü diyor iyi gelir. Geçer gider diyor... Yürüyorum, su kenarındayım. Aklım dökülüyor ardımdan... Yürüyorum geçip gidiyor...  Kıpırtısız kalıyorum, yanımdan Haliç gidiyor yanımdan şehir... Tek duyduğum şey sessizlik. Sessizlik sessizlik sessizlik

Nasıl da özlemişim hiçbir şeyi duymayı onu anlıyorum. Bir tek ayak seslerim duyuluyor! Ne güzel! Yürüyor olmalıyım! Bir de sesi yürüyor olmalıyım diyen içimin! İnsanın kendi sessizliğini duyuyor olması ne ala... Yaralarımın iyileşirken çıkardığı sesi duyuyor gibiyim, kanımın uğultusu sağır edecek gibi kulaklarımı... Kulaklarım kendini duyuyor... Ne muhteşem bir nimet... Kalbin kalbi duyduğunu düşünsenize bir, beynin düşündüğünü düşünebildiğini, sağ elin sağ eli tutabildiğini, sol elin sol el ile çak yapabildiğini... Kulak duysun kulağı, duyar da ne var ki bunda (?) Lakin kalp kalbe muhtaç, akıl akla sol el sol ele sağ el sağ ele Bütün, bütün bunlara sahip olabilmek paha biçilemez, geriye kalan her şey için geriye kalan her şey kafi... Her şeyden geriye kalan, her şey gittikten sonra, çekildikten sonra deniz, yandıktan sonra ev razıysan ne ala ne ala geride kalana... Her şeyden geriye ben kaldım biraz, biraz da ben, sonra biraz da ben. Topla bunları koy bir bedene, beden dediğim de kalıba girmiş bir parça et, el olan, kol olan, ayak olan. Sen tutarsan kucak olan, yürürsen yol olan, seversen can olan, canım olan, sözcük olan, büyüyünce söz olan, iki parça mercan bakarsan göz olan... Baksana dersen deniz olan yunus olan.

Şimdi yarım kalan her şey yarım kalan başka her şeylerle hemhal oluyor ve belli belirsiz bir ses duyulur gibi yola çıkarken ben. Dikkat kesiliyorum. Yok bir şey... İçimden ne zaman döneceğimi bilmeyesim geliyor çıktığım bu yolculuktan. Yolculuk ne güzel hele bir de giden sensen. Baksana bir yol var içinde, sen varsın, sen varsın ya uzun ince kıvrımlı bir yol da vardır illa ki. Bitmeyen gece vardır. Bitmeyen gece varsa, ay vardır deniz varsa mehtap vardır, olmayan sabah vardır. Olmayan sabah yoksa ne güzel güneş vardır. Güneş varsa yine sen varsın, güneş varsa yaz vardır, her renk vardır. Olmayan renk var mıdır? Sen varsan olmayan renk mi vardır(?)




Salı, Nisan 26, 2016

Sen, sen olmasaydın
kimse sen olamazdı
kimsenin kıvrılamazdı saçları bu kadar güzel
gülemezdi kimsecikler böyle içten
sen, sen olmasaydın
bir sen eksik kalırdı hep evren
kimse bu kadar güzel gidemezdi bu şehirden
bu kadar özlenmezdi kimseler
ve bu kadar güzel dönülemezdi bir şehre
olur da olmasaydın sen

Sen, sen olmasaydın
bir ülke az gezerdi kuşlar göç ederken
bir sefer az yapardı gemiler
bir istasyonu durmadan geçerdi
güzel ülkeler
güzel insanlar içinden geçen cümle trenler
sen, sen olmasaydın
bir cümle eksik kalırdı bütün hikayeler
bir satır eksik
şiirler
sen, sen olmasaydın eğer
biraz eksik tanımlanırmış meğer bütün o gülmeler.

Sen, sen olmasaydın eğer
bir notası eksik kalırmış bütün o sevdiğim şarkıların
sen, sen olmasaydın eğer
kimse sen olamazmış
Can sende kimsede durduğu gibi durmazmış meğer
Sende can olmasaymış
bir can ruhsuz kalırmış heyhat!
Can sene muhtaçmış
sen olmak için
sene varılmak için yola çıkılmış
sen, sen olmasaydın eğer
bir yol yarım kalırmış...





Salı, Nisan 19, 2016

Şimdi susuyorum gözlerine
sesin kulaklarımda çınlıyor
kaldırıp kafamı gökyüzüne bakıyorum
bulutların arasında izi kanatlarının
ve yorgundun
dinlendin mi artık?
dindi mi sızıların?
uykusuz kaldın
uzun zaman
doydun mu gecelere?
hiçbir şey tutmadı yerini tutmayacak bilirim
ve gittin sen
sabah erkendi
gittin hiç gelmedin
gördüm nasıl azalırmış insan
nasıl bitermiş
gördüm sabahın en karanlığını
gördüm en derinini kuyuların
gördüm en dönülmez akşamların
en uzak ufuklarını
gördüm çaresizliğimi
gördüm ne kadar da güçsüzmüş meğer ellerim
şimdi hep bir şeyleri susuyorum
her cümle biraz eksik
her yol biraz kısa
her mutluluk yarım
sen yoksun
gittiğim her yer
bir eksik
her şey biraz olmamış işte
elbette her şey dahil...