Salı, Haziran 23, 2015

Cuma, Nisan 10, 2015

video
Aklımda bir şey var
aklıma gelmeyen
bunu da anlamış değilim
zaten orada olan bir şeyin
oraya gelmesini beklemek
tuhaf
orada olan bir şeyin oraya gelmesinin zaman alması daha da tuhaf
bundan daha tuhaf şeyler de var elbet aklımda
lakin şimdi aklıma gelmeyen
...........................................................
korktuğum
biraz huzursuz
çokça tav olduğum bir vaziyet var şuralarda bir yerde
bacak bacak üstüne atmış beni seyrediyor
ağzında sigarası
gözleri kısık
kahve fincanın kenarından
benim aklımda
zaten aklımda olanlar
bundan sebep hiç gelmeyecekler olanlar işte aklıma
zaten oradaysan
oraya gelemezsin
ateistler bunu açıklasın
yağmur dursun
güneş açsın
uykum gelsin
annem rüyama girsin
sen beni bir yerlere çağır
ben sana masalar kurayım


* Film ile yazılan arasında bir bağ kurmaya çalışan kaç kişi telef oldu haberiniz var mı?

Salı, Nisan 07, 2015

Sayıklıyor muyum? Kimbilir

Neler olup bitiyor aslında
ben öteki tarafa bakarken
kaçırmamak adına bir güvercinin boşlukla çarpışmasını
neler olmuyor
ve bitmiyor neler
uyumuyorken ben
mesela
bitmiyor yorgunluğum
sereserpe uzanıyor yastığımın kenar süslerine
sabah olmuyor sonra
bitmeyen gecelerden başlamayan günlere atlıyorum
çıt çıkarmaya takatsizim
aklımın kenarında asılı bir kaç soru işaretinden birinden
medet umuyorum
saati dörtbuçuktanbeş yapmaya
ne oluyor şimdi yani
bir boşluk mu doluyor acımasızca
yoksa yer mi açılıyor
içten ve usulca

Çarşamba, Nisan 01, 2015

“İnsan, kendi samimiyetinin altını çizmeye kalkıştı mı, ister istemez üstünü de çiziyor. Samimiyet, mahremiyetle mukayyet olsa gerek.”

Anlatacaklarımın yukarıdaki alıntıyla alakalı olduğunu falan düşünüyorsanız peşin peşin konuşalım alakası yok. Yazdıklarımın herhangi bir şeyle alakası yok aşağı yukarı. Zaten her şeyin her şey ile alakalı olduğunu göz önünde bulundurursak her şeyin de her şey ile alakalı olmadığını söyleyebiliriz:
Her şeyin her şey ile alakası yok. "Her yerde savaş varsa savaş barıştır" Herkesin hayatına da kimse karışamaz. Aklıma gelenleri aklımdan gidenleri, gelecekleri ve gelmeyecekleri istiflemeye çalışıyorum. Ne yaparsam yapayım aradığımı bulmak istediğimde ilk, hep yanlış çekmeceyi açıyorum. Bir süre sonra bütün çekmeceleri açmış olan ben, aradığım şeyin tezgahın üstünde olduğunu fark edip bunda abartılacak bir şey olmadığını da bal gibi biliyorum. Kendini oyalamanın başka yolları da var elbette. Bu akşam dalgınlığımıza sığınıyoruz dalgalardan evire çevire döven bizi, sağa sola fırlatan. Bu dağınıklık bu dalgınlık nasıl erir gider. Eriyip gitse ne olur gitmese ne olur (?) Üç gündür kaynıyoruz elektrikler gider gitmez sular geliyor sular gidince de en az üç kişi ölüyor üst geçitlerdeyiz biz millet olarak karşıdan karşıya geçmek için değil karşıya bakalım diye çıktığımız. Her şey artık durup izleyeceğimiz, izleyebileceğimiz bir baş yapıt. Gitmeyen trafik, kazılan yollar, ustaca manevralarıyla bir tabloyu andıran iş makinaları, bilmem kaçı ölü trafik kazaları ve daha bir sürü şey durup belki beş belki on dakika izlediğimiz televizyon programlarından ne kadar da farksız. Bu bize öyle sunulduğu için değil aslında dibimizde olup biten çok uzaklarda bir yerde tasarlandığı için böyle. Biz her şeyi o kadar alıştık ki seyretmeye çok uzak değildir kendimizi de bir üst geçitten, aralık bir perdenin ardından, köşedeki büfeden  caddeye bakarken izleyeceğimiz günler üstelik kılımızı bile kıpırtadamadan. Artık o kadar güçsüzüz ki ya da her şey o kadar saçma bir hal aldı ki neyin gerçek neyin kurgu olduğunu anlamak neredeyse imkansız. Her şeyin kurgu olduğunu bile bile. Salağa yatıyoruz. Rahatımız yerinde. Göz görmeyince gönül, akıl vicdan ne varsa elle tutulamayan katlanıyor bir şekilde. En büyük silahımız görmezden gelmek. Bu sayede başımıza gelebilecek her şeyin de önlemini almış bulunuyoruz. Cehalet mutluluktur bundan sebep. Cehalet de görmemekle muadil olduğuna göre. Görmüyorum o halde mutluyum. Daha da doğrusu görmezden geliyorum o halde ne mutlu bana.  Ülkenin bir şirket misali yönetilmesi gerektiğini düşünen bir başkan adayı ağız ishali olmuşcasına ne söylese ortalığı bok götürüyor biz görmezden gelmekle meşgulken bütün görülmesi gerekenleri. Düşüncelerimiz, uyandığımız sabah, uyku geçirmeyen bütün gecelerde kesif bir iktidar kokusu koltuk altından yayılmaya başlayan. Uyanmak canımı acıtır diye mi uyumuyorum hayır geceyi heba etmemek için. Hükümetin mesaisi bitip memurları evlerine dağılıp kendilerini bir şeylerin koynuna bıraktığında sanki gevşiyor ipleri ülkenin ülke dediğim de nereye kadar gidebiliyorsa pencere önünde gözlerim. Bu gevşeklikte duruyorum bir müddet ve hiçbir şey olmamış gibi sonra kalabalığa karışıyorum. Denize bırakır gibi bırakıyorum kendimi kalaBALIKlaşıyorum bir şeyi göze sokarak anlaşılsın diye iyice, sağa sola çarparak yürümeye çalışmaktansa duvar diplerinden yürüyorum aklım havalarda suç üstü yakalanmamak adına. Uzun cümlelerin ardından gözüm arkada muhtemel bütün hataları olduğu yerde olduğu haliyle bırakıyor vaz geçiyorum bütün düzeltmelerden. Sonra yine bir üst geçitten geçiyoruz Sezin, ben, ve Kemal biz de üç kişiyiz ayağımızda Amerikan pantalonları ve ayakkabılarıyla kapitalizme sövüyoruz- eski moda bir alışkanlık işte ve bir şeyleri seyrettikleri için kızdığımız kalabalığı seyretmek için yavaşlıyor araba. İçimden gülüyorum. Biz her şeyi içimizde halletmeye alıştırıldığımız için anlaşılmıyor güldüğümüz, üzüldüğümüz.  Yakında içimizden öleceğiz ve anlaşılmayacak öldüğümüz kokular yaymaya başlayıncaya kadar cesedimiz. 

Pazartesi, Mart 30, 2015

Zor tutuyorum kendimi
kendime bir şey yapmasından korkuyorum
Görüşemiyoruz diyor oradan biri
evet diyorum
görüşemiyoruz
bazen kendimle de görüşemiyorum
inanır mısınız?
Geçenlerde kendimi bir yere davet ettim
yoğunluktan unutmuşum
saatlerce beklemiş beni kendim
sonra da baktım gelmiyorum
gitmişim
kendimle görüştüğüm tek yer uyku
bütün gün neremde saklanır bilmediğim
................................................................
Bunu neye istinaden
en çok neyi dökerek ortaya yazıyorum  biliyorum
sadece anlatmak istemiyorum
ısrar mı?
boş ver
boş ver!
boş ver diyorum anlamıyor musun?
.................................................................

Sonra elim masadaki gazoz şisesine çarpıyor
gazoz şisesi de içindeki gazoza
bu sayede devrilmiyor
bir iki sallanıyor hepsi bu
işte ben de içimdekilere çarpıyorum
dışımdakilere bir şey olmasın diye
ağzımın kenarlarında gevrek bir gülümseme
kulak mememden içime sızan bir şarkı
şarkı mı
evet güzel
içim bi tuhaf oluyor
sonra pencerede belli belirsiz bir gölge
umarım benimkidir
üşeniyorum arkama dönmeye
................................................................

Güneş ışığından biraz daha fazla faydalanayım diye
biraz daha erken uyanıyorum
sonra ay ışığından çalayım diye biraz daha
biraz daha geç uyuyorum
biraz daha biraz daha derken
geç kalıyorum
geç kalınabilir bir hayatım olduğunu anlıyorum böylece
ve arta kalan bütün paramla dolar alıyorum
Eminönü'deki bi liracıdan
sadece adı bi lira olan
paramın birbölübeşiyle de incik boncuk alıyorum
efendim?
sana bana
duymadım?
karakediye
karakedi mi?
ağaca çıktı
ağaç?
görmüyor musun?
orada işte
gölgenin tam üstünde
.................................................................

Bir bakmışım akşam!
Elimde nereye koysam sırıtacak bir ev hediyesi gibi sallanıyorum
kendimi bazalara koyasım var
kendime lazım olunca çıkarıp kullanayım diye
hep arkasından baktığım bir vapurmuşum gibi geliyorum bazen kendime
kendimi kaçırmaktan yorgun bir koşuşturmanın hemen bir iki dakika sonrası
işte sen burada giriyorsun sahneye
ben sözümü unutuyorum
sen korkuyorsun
ben gözlerin diyorum
sen gazete manşetlerinden bahsediyorsun
Adaya mı gitsek diyecek oluyorum
bir ses bölüyor iç sesimi
şöyle bırakıver
bir çay daha içer miyiz?
bilmiyorum
abartmıyor musun biraz?
...................................................................

Falanlar filanlar....


Salı, Mart 24, 2015

Araya giriyorum kusura bakmayın
Lakin ateşte yemeğim var
kolumda kesikler
tırnağım batıyor
üşüyorum


Araya giriyorum kusura bakmayın
Lakin aklımdan gitmiyor
aklımdan gitmeyenler
dirseğimde çürükler
ayaklarımda gitmediğim yolculuklar var
yorgunum

Araya giriyorum kusura bakmayın
Lakin aklımda biri var
pencere önlerinde kendiyle sulayan kendini
ve kendini kendine kök diye salan
tuhafım

Araya giriyorum kusura bakmayın
Lakin "içimde ölen biri var"
mutfağında marijuana büyüten komşularım
ayaklarıma dolanan kediler
çıktığım indiğim yokuşlar
dalgınım

Araya giriyorum kusura bakmayın
Lakin dilimin ucunda şarkılar
parmak uçlarımda mürekkep lekesi
aklımda uzun ağaçlı bir yoldan Beşiktaş'a varmak hevesi
Bilmiyorum


Araya giriyorum kusura bakmayın
Lakin ardımda hatalar var
sırtımda bir ağırlık
kulağımda sıradaki parçalar
meraktayım


Araya giriyorum kusura bakmayın
Lakin çok güzelsiniz
aklımda bu var bir de aklımın aklıma oynadığı oyunlar
beklerim...

Bizi kale direklerinden, zengin "bebelerinden" ayıran bir de yol vardı o vakitler hala oralarda bir yerde duran durdukça da bir yere gidiyor hissi veren bir yol işte. Bildiğimiz, bildiğiniz yollardan biri. Her an avını dişlerinin arasında çevirip yutacak bir timsahdan çok az farklı bir yol işte bildiniz değil mi? Hemen yolun karşısında konuşlanan kolej bizim için o yolu bir sınır, öteki tarafına geçerken dikkat edilmesi gereken bir eşik yapıyordu. Sabaha kadar işi gücü bırakıp sanki kendini bize bizi hatırlatmak için biliyordu. Biz bunu okul önünden geçerken nasıl da güzel anlıyorduk bakarak kolej çocuklarının ayakkabılarına. Gizli bir parola var gibiydi aralarında dikey kalın üç çizgi gittikçe uzayan ya da tamamdır girebilirsiniz der gibi bakan kocaman köşeleri biraz oyulmuş bir "tick" seni sadece yap gerisini siktir diye gaza getiren. Bizim okulda da vardı o ayakkabılardan giyen onların da ajan olduğunu düşünsem olurmuş meğer. Bunu şimdi şimdi fark ediyorum. Ben bir çok şeyi şimdi şimdi fark ediyorum. O zamanlar yani işte orta okul yıllarındayken ben, göz kırparken lise hayatına ne siyaset vardı aklımda ne de bütün bu kavgalara yol açan ve orada burada dillendirilen sözcükler. Aleviler, kürtler, hak, hukuk, ifade özgürlüğü, adalet bütün bunlar lise hazırlık sıralarından birinci sınıfa geçerken işitmeye başladığım, lakin üzerine çok da kafa yormadığım meselelerdi. Bir dönem bütün ergen erkekler gibi geçti. Bir elim hep meşguldu. Tuhaf bir şeydi. Sonra aklım belimden başıma doğru gelmeye başladığında artık onyedi yaşımın tam ortasındaydım. Her yere, gitmek istediğim her yere eşit uzaklıktaydım sanki. Ne yana gitsem olur gibi geliyordu işte bu kaybolmaya başladığımın ilk emaresiydi ve elbette bulmaya başladığımın da neyi aradığımı. Lakin daha buralara vardı. Bir kaç sayfa sonra kahramanın başına neler geldiğini merak eden okur gibi sayfaları atlayıp hikayeden çalıyorum sanki. Yazmayı, anlatmayı ve saklamayı icat ettiğimde kale direkleri o kadar da cazip gelmemeye başlamıştı. Artık kaleye geçiyor kaleden sahayı izliyor üzerime doğru koşan yedi sekiz çocuğu anlamaya çalışıyordum. Çetin bir mücadele vardı ve bu mücadele kah rakip sahada kah bizim ceza yayımız üzerinde devam ediyor bazen korner bazen de taca çıkıyorduk hep beraber. Beton sahada kaleci olmak zor işti vesselam. Atlamak, zıplamak doksana giden topu çıkarmaya yeltenmek her çocuğun harcı değildi, elbette ben dahil. Bu yüzden az küfür yemedim bizim geri dörtlüden ama o yaşlarda kendi rızasıyla kaleye geçecek bir çocuk bulmak o kadar zordu ki ister istemez iyi de davranıyorlardı bana. "Olur böyle şeyler" der gibi bakıyor sonra oyuna dalıyorlardı gene ve böyle şeyler oluyordu gerçekten. Ben gol yemeye onlar da küfür etmeye devam ediyorlardı. Ne zaman oldu bilmiyorum futbol yerini basketbola bırakmıştı benim için. Sanırım bunu iki nedeni vardı şimdi anımsayabildiğim. Lise hazırlıktı sanırım yıl bindokuzyüzdoksansekiz ya da dokuz. Beden eğitimi dersinde topu belli bir yükseklikteki o çemberden geçirmeyi öğreniyoruz. Herkesin yüzünde heyecan verici, şimdi bile tüylerimi ürperten bir "ciddiyet". İğneden iplik geçirmenin makro dünyadaki karşılığı olsa gerek. Lakin sıra bana geldiğinde o topu bi türlü çıkaramadım elimden sanki pota yıkılmıştı da parmağıma batmıştı. Ertesi gün ilk iş bir basket topu alıp Anadolu Lisesi'nin bahçesine atladım dikenli tellerin arasından atarak kendimi. Bir nevi basket olmuştum. Bu mevzuyu çözmeliydim. Çözdüm de o gün kaç saat uğraştım bilmiyorum ama artık basketbol ile aramızdaki mesafe çok da uzak sayılmazdı. O gün fark ettiğim bir şey de basketbolun yalnız da oynanabildiği ve hatırı sayılır bir keyif verdiğiydi. Ben artık kale direklerinin arasında gelen topu ve edilen küfürleri savuşturan biri değil kendini ilk draftta seçen bir çaylaktım. İleriye dönük orta sahadan, takdir gören ara paslarından, adrese teslim ortalardan sıkılıp kaleye geçen ben, ondan da sıkılıp çareyi potalarda aramıştım. Bulmuştum da. Oradaki tek başınalık hoşuma gitmişti. Arada bir gelenler oluyor, maç yapıyorduk. Arada bir güzel oluyordu. Bana oturmaya gelmiş gibi oluyorlardı. Ben bir süre sonra gitsinler diye bakıyorduk. Bundan da öncesine gitmeli. Belki ilkokul sonu belki ortaokul başlamadan evvelki son yaz. İlkokul sonu olsun. 


Sonra konuşuruz...