Pazar, Temmuz 20, 2014

Ç'alıntı

Herkes mutlaka bir hikayeyi, bir romanı, bir mektubu, bir şiiri, bir kitabı çalma hakkına sahip olmalı.

Bu da benim hakkım olsun. Çaldım gitti.

Bugün size bu satırları duygusal bir ihtiyaçtan ötürü, sizinle karşılıklı konuşabilmek için yanıp tutuştuğum için yazıyorum. Kolayca tahmin edebileceğiniz gibi, söyleyecek hiçbir şeyim yok. Dipsiz bir bunalımdayım bugün – hepsi bu. Sözlerimin saçmalığı halime tercüman olsun.

Asla bir geleceğe sahip olmamış olduğum günlerden birindeyim. Karşımda yalnızca, bir sıkıntı duvarıyla kuşatılmış, taş kesilmiş bir şimdi var. Irmağın karşı kıyısı, karşıda bulunduğuna göre, asla bu taraftaki kıyı değil; çektiğim acıların tek nedeni de bu. Nice limanlara yanaşacak gemiler var elbette, ama hiçbiri hayatın ıstırap vermez olduğu limana varmayacak, her şeyi unutabileceğimiz bir rıhtım da yok. Üstünden çok zaman geçti bunların, ama benim hüznüm hepsinden eski.

Ruhum bu haldeyken, hayatın hırpaladığı dertli bir çocuk olduğumu bedenimin tüm bilinciyle hissediyorum. Bir köşeye atılmışım, oyunlar oynayan başka çocukların seslerini duyuyorum. Dalga geçer gibi verdikleri kırık, teneke oyuncağı sımsıkı kavrıyorum. Bugün, 14 Mayıs, saat akşam dokuzu on geçe, hayatımın bütün tadı, bütün değeri işte bundan ibaret.

Tutsaklığımın sessiz pencerelerinden gördüğüm bahçede bütün salıncaklar dalların üzerinden aşırtılmış, şimdi öylece sarkıyor; en tepeye dolanmışlar; yani, firar ettiğimi düşleyecek olsam, zamanı aşmak için güvenebileceğim salıncaklarım bile yok.

Şu an, edebiyatı bir kenara bırakacak olursak, ruh halim aşağı yukarı böyle işte. Denizci’deki karakterlerden biri gibiyim, gözlerim ağlamayı düşünmekten yanıyor. Hayat fısır fısır, yudum yudum, dura dura canımı yakıyor. Tüm bunlar, cildi şimdiden dağılmaya yüz tutmuş bir kitaba küçücük harflerle basılmış.

Bu satırları size değil de bir başkasına yazıyor olsaydım, dostum, mektubumun samimiyetine, aralarında isterikçe bir bağ olan bunca şeyin, hayatım olarak hissettiğim şeyden bir anda, kendiliğinden fışkırıverdiğine yemin etsem zor inanırlardı. Ama siz, bu sahnelenmesi imkânsız trajedinin burası ve şimdi ile ağzına kadar dolu, elle tutulur bir gerçeklik olduğunu, yapraklar nasıl yeşerirse, bunun da benim ruhumda öyle cereyan ettiğini anlayabilirsiniz.

Prens, işte bu yüzden hiç saltanat süremedi. Saçma sapan bir cümle bu. Ne var ki saçma cümleler, insanda hüngür hüngür ağlama isteği uyandırabilirmiş meğer.

Mektubu yarın postaya vermezsem muhtemelen bir daha okurum ve içinden bazı yerleri ve bazı ifadeleri benim Huzursuzluğun Kitabı’na almak için daktiloya çekerek oyalanırım. Ama bunu düşünmek, şu an mektubu yazarkenki samimiyetimi de, samimiyeti acı verici, kaçınılmaz bir duygu olarak hissetmemi de zedelemiyor.

Son havadisler bunlar. Almanya ile savaş çıkabilir bir de, ama acı denen illet, zaten çoktan musallat olmuştu insanlara. Hayatın öbür yakasında, bir karikatürün altyazısı gibi kalır herhalde savaş.

Tam olarak delilik sayılmaz bu halim, ama delirenler herhalde kendilerine acı veren şeye teslim oluyordur, ruhundaki sarsıntılardan yavaş yavaş zevk almayı öğreniyordur – hissettiklerim de buna pek uzak sayılmaz doğrusu.

Hissetmek – ne renktir acaba?


Sizi binlerce kez kucaklıyorum, kalbim sizinle, daima sizinle.

F.P

Salı, Temmuz 15, 2014

Yutkun(a)muyorum çünkü yutkununca geçecek bir şey değil
Duruyor öylece
az biraz ötesinde yolun
bir ağaç dibinde
tekeri sökülmüş
boyası dökülmüş eski bir araba gibi
yok sayamazsın
var diyemezsin
yalnızlık gibi bir şey bu
elinle gösteremezsin

Anlat(a)mıyorum çünkü anlatınca geçecek bir şey değil bu
Sallanıyor öylece
az biraz ötesinde kurulan bir sofranın
sofra bezi marifetiyle, kimi zaman gazete
Gözüm(e) takılıyor dünyanın ortasında
bir aşağı bir yukarı
yüzümde yüzüne vuran o serinlik
anlatacak kimse bulamadığım
anlatılamayacak saatlerde
sen görürsün beni sana bakarken
elbette yüzün de
ben senin beni görmeni görürüm
yüzümü de elbette
Görmek susmaktır diye bir söz uydururum
kandırsın diye kendimi
çünkü makuldür her şey
laf etmişse biri üzerine


Toparlan(a)mıyorum
çünkü toparlanınca geçecek bir şey değil bu
bir kış mevsimi günü gibi kararlıyım
soğutmaya içimi soğutmaya daha nerelerden
soğutur gibi Ocak ayının on dördü
Şubat ayının beşini
Zaman geçen bir şey değildir öyle
değişir biz ona geçti deriz
geçen orada değildir
değişim oranın orası hali oraya oradan gelen ve kalan orada
an denilen damla içinde
damlaya damlaya göl değil zamandır olan
göl saatin çoktan durmuş hali
gitmez-akmaz
azalır belki o da gene zamanla ve zamanda
bundan sebep bir gün belki bir ay sonbahardan, yazdan bir andır benim memleketim
annemin özenle doğurduğu anneannemin köyünün yerel bir saatinde
belki on geçe dokuzu
belki onu dokuz geçe


ne önemi var şimdi bunların otuzunda ömrümün
Dante gibi ortasında temmuzun
kendine düşmüş bir çığ gibiyim
kendimden kendimi atıyorum
kendimi kurtarmak için kendimden
geriye bir çığ kalıyor orada darmadağın
bir de ben
ama ben ile geçecek bir şey değil bu
belki mümkün eklenince bene sen





İyiyimserde yalan var söylemem kendime doğruyu ağlarım ben istikbalime...

Neyi anlatacakken hep
neyi anlatıyorum
sorun yok yani.
Neyi yaşarken neyi yaşıyorum
Neyi hayal ediyorum
neyi buluyorum
Kimi arıyorum
kimi buluyorum
her şey soruyken güzel
ayrı yazılabilir
bulunduğunda birleşik olmalı
herşey
bulduğum şey ile ben gibi mesela
bulunca



* Bu laflar sadece bir şarkıyı buldum diye bir şarkıyı ararken
ve dinlerken neyi arayıp neyi bulduğumu yazılmıştır.

Pazar, Temmuz 13, 2014

Devrildi gün gene
ve ben gün günden alışıyorum kendime
ve kendim dediğim herkeslere
usulca,
oturmuşum da bir ağaç dibine
öylece işte
sessizce
tüm gürültüsü ile sesten arta kalanın
bir keman dokunuyor omzuma
sonra ince uzun bir işaret parmağı beni gösteriyor sanki
hemen köşedeki o harabe evin penceresinden
çokça rum
çokça korkulu
ve titriyor damarları bana bakarken
yaklaşıyorum
belki geçer diye
gitmiyor adımlarım
kırılıyor kaldırım
şehir var onunla aramda
her adımda biraz daha dağılan
ben varım onunla aramda
kendini şehre saklayan
o var bir de onunla aramda
tuhaf, tekinsiz
ve odayı dolduran, duvar dibinden, anahtar deliğinden, ağaç arkasından bakan
dilinde bıçak gezdiren bir şüphe
içinden geçemediğim
içimden sökemediğim.
devriliyor gün gene.
güneşle açılan
kapanıyor güneşle
ay zaten hep orada
evi gibi annemin
bütün arta kalanlardan sonra
elbette sen dahil
burada sen sen değilsin

Çarşamba, Temmuz 09, 2014

Fuzuli Laflar işte...



"ne yanar kimse bana âteş-i dilden özge
ne açar kimse kapım bâd-i sebâdan gayrı"

Pazartesi, Temmuz 07, 2014

"Cânı kim cânânı içün sevse cânânın sever
Cânı içün kim ki cânânın sever cânın sever"

Ayrıldı benden ben
terk-i ben eyledi canım beni
gözlerim uzaklarda kaldı 
ayaklarım şuracıkta hemen
yek ruh olup revan olunmaz bilirim yola
yol alır mı hem böyleyken ben beni koynuna


Yol dediğin durur orda sanki ölmüş bir yılan
ağlarım gördüğüm bildiğim bu
gerisi ne de büyük bir yalan
söylerler insanlar özenir bezenir de kuytularda
en güzel yerlerine dokunarak en sevdiklerini sandıklarının


kapatılmış bir handır şimdi şehir 
az biraz uykulu 
kediler geçer ancak tahta kapılarından 
bitmemiş daha uykuları
oturur izlerim ben uzaktan bütün bunları
uzak dediğim de 
gözlerimin yanı başından
oturur izlerim 
adımlarım belirir
baktığım yerlerden
oturur izlerim
saatler geçer günler geçer aylar geçer
seni böldüğüm
sonra yıllar
yüzyıllar
bilirsin sen 
kimim ben
beni sen için severim ben
sen kimsin daha ben bilmeden
zira öyle buyurmuş Fuzuli
"Cânı kim cânânı içün sevse cânânın sever
Cânı içün kim ki cânânın sever cânın sever"


Bazen keşke hiç gelmeseydim İstanbul'a diyorum
bazen keşke biraz gelseydim
bazen acaba gitsem mi?