Perşembe, Kasım 24, 2016

Ellerini ovuşturdu ve kafasını kaldırıp biraz sonra tırmanacağa yola doğru baktı.... Derin bir nefes aldı. Daha başlamadan yorulmuştu. Bu kadar derin nefes almamalıydım diye düşündü bunu düşünür düşünmez bir derin nefes daha aldı. Aldığı her derin nefeste ilk nefeste hissettiği yorgunluğun azaldığını fark etmişti. İnsan biraz da böyleydi... Aldığı o ilk nefesten duyduğu yorgunluk hissinin aslında şaşkınlık olduğuna kanaat getirecekti ki telefonu çaldı. Yıllardır arayıp sormayan eski sevgilisi aramıştı. Şaşırdı. Arayanın eski sevgilisi olduğunu nereden mi biliyordu? Telefon numarası hala kayıtlıydı. Görüşmeyeli o kadar uzun zaman olmuştu ki telefon numarasının bazı rakamlarının silinmiş bazılarının ise tozlanmış olduğunu hissetti. Buna da şaşıracaktı fakat canı istemedi. Uzunca bir süre bekledi. Hemen cevap vermedi. Açınca ne diyeceğini düşünmesi gerekip gerekmediğini düşündü. Alo dedi. Alo ne demekti bunu her telefon görüşmesinde düşüneceğine dair söz verir bir sonraki telefon görüşmesini merhaba diye başlatacağına ant içer fakat telefonu çalınca da alo diyerek yapardı girizgahını. Karşısındaki ses eski sevgilisine ait değildi sanki başkasının sesini kullanıyor gibiydi. Evet bunun başka bir açıklaması olamazdı. Telefon numarası kayıtlara göre ona aitti lakin ses, aman allahım bu ses bir erkeğe aitti. Şaşırdı. Neler oluyordu? Biri bunu ona açıklayabilir miydi? Yoksa bu eski sevgilisinin yeni sevgilisinin eskiden beri kullandığı sesi miydi? Eğer öyleyse bu telefon görüşmesinin ne gibi kutsal bir amacı vardı. Kafasını kaldırdığında çoktan evinin kapısına varmıştı. Her gün, neredeyse her gün bu mucizeyi gerçekleştiriyordu. Bazen uçtuğuna inanmamak için zor tutuyordu kendini. Attığı hiç bir adımı, bastığı hiçbir kaldırım taşını, döndüğü hiçbir köşeyi, verdiği hiçbir selamı, yanından hızla geçen hiçbir arabayı zerre anımsamıyordu lakin oradaydı işte kapısının tam önünde hatta anahtarını bahçe kapısının yivine sokmak üzereydi. Bu arada telefon görüşmesinde neler konuştuğu da güme gitmişti. Telefondan tükürükler saçarak yayılan erkek sesinin verdiği şaşkınlıkla duyduğu tek şey bir uğultu belki biraz da homurdanma idi. Geri arasam mı diye düşünecekti ki kapı açıldı. Düşünmedi. Eve girdi. Ne telefon görüşmesi, ne eski sevgili, ne eski sevgilinin yeni sevgilisi ne de.... bütün bunları kendisinin uydurduğu varsayımlar olduğu varsayımı
Umursamayacağını çok iyi bildiği için örnekleri uzatmak istemedi. Ocağa çaydanlığı koydu, tezgaha bardak, bardağa su... bütün boşluklara da biraz cümle biraz müzik...
her şey yeniden başlamaz bazen
bazen bir başlangıç her şeydir...
kafanı kaldırıp önüne baktığın o anda hep orada olan
hep derken en başından beri orada olan her şey sanki biraz önce oraya konmuş gibidir
ve sen o her şeyi ilk kez görüyormuşcasına şaşırırsın....
Lakin hepimiz çok iyi biliyoruz ki;
o her şey hep oradaydı ve sen kör olmuştun otuz küsür yıl evvel...
Peki şimdi kaç yaşındasın?
insan doğduğu yıl kadar değil
gördüğü kadardır demiş midir acaba bilgenin biri?

Salı, Kasım 08, 2016

İçimdeki cehennemde yakıyorum kendimi. Altıma biraz daha ateş koyuyorum ısınmak için ovalar gibi ellerimi. Yanıyorum ve yanmanın bütün renkleri gözlerimde. Ruhumda geyikler, ruhumda baykuşlar, ruhumda kurtlar, tilkiler, ruhumda yaprak altlarına gizlenmiş mantarlar koşuşmakta. Evet mantarlar koşuşmakta. Öğrendim ben öğrendim yanan her şey koşar kendince... Çığlıklar çığlıklar çığlıklar kulaklarımda ancak yakından bakınca duyulan. Bir elim ateşe uzanıyor, bir elim dere kenarlarında su çarpıyor yüzüme. Annem resmini çiziyor serinliğimin, babam bıraktığı sigaraları yakıyor parmak uçlarımdaki ateşe banarak...

Pazar, Kasım 06, 2016

Hüzün Yoklaması

Kasım?
Burada!
Dökülen yapraklar?
Burada!
Hangisini kullanıyorsun?
Fark etmez hocam!
Çay?
Demleniyor hocam yok yazmayın.
Yağmur?
Yağıyor!
Terk gürültüsü? Terk mi gürültüsü mü?
Terk!
Şarap?
Burada!
Kadeh?
Biraz kırgınlığı var hocam şişeden içeceğiz.


Uykusuzluk; kadim dostum. Ben geldim. Bak buradayım işte. Bak işte gözlerim şiş. Bak işte çayım demli, kahvem şekersiz, ayım hilal, mevsimlerden sonbahar, ilkkış. Uykusuzluk; kadim dostum. Aç gözlerimi, öldür içimde canlanıp duran canları. Kapat pencerelerimi. Yokluğumla süsle beni. Kurtar ikilemlerden, bire kavuştur beni. Yayma günlere, yayma aylara yayma senelere bire kavuştur beni sabahında bütün gecelerin sabahında ve birdenbire.

Pazar, Ekim 23, 2016

Sonra sabah olsun diye uyuduğum gecelere doldun sen
yüzün karanlıkta kaldı
gözün aya dönüktü
saçlarında meteor yağmuru
ve sokak lambasının belli belirsiz ışığında kaybolan bir gölgeydin sen
bir mucize olmana ramak kalmıştı

uzun eteğinden tanırdım artık ben seni
rengini gecenin boyadığı bir hırkadan
tenime çarpan soğuktan bir de
ardından bakakalan yüzümden tanırdım

yüzümle bakardım sana
gözlerime işlenmiş zamanla bakardım
çocukluğumla severdim ben seni
yanağından öptüğümde
dudağımda elma şekeri olurdun sen
çalan bir ilkokul zili
bitmesin istediğim teneffüs saatlerini anımsıyorum şimdi
içim açılıyor
bir de nefesinden tanırım artık ben seni
bir kışı yaza çevirecek kadar sıcak







Pazartesi, Ağustos 22, 2016

Yürüdüm, yürüdüm, yürüdüm...
Ne kadar çok yürüdüğünü "Epey yürüdüm" diyerek de ifade edebilir insan lakin ya yürüme süsü verilmiş bir intihar teşebbüsü sayılabilecek kadar çok yürümüşse o zaman en az üç kez yürüdüm yazmak hakkıdır yüzde doksandokuznoktadoksandokuzu hakka tapan milletimin. 
Kah yokuşlar indim kah yokuşlar çıktım. Deniz kenarlarından geçtim. Yoksa su kenarlarından mı deseydim? Balıklara baktım, balıklar da bana bakmış mıdır gibilerinden düşüncelere daldım. Artık dalabiliyorum. Suyun içinden geçebiliyor, denize dokunabiliyorum muhtelif zamanlarda muhtelif yerlerimle uyandırmadan uykusundaki yunusları. Sahi uyur muydu yunuslar yoksa şair burada yunus diyebilmek için sınırları mı zorluyor? Vapurlara takıldı gözüm vapurlara takılan oltalara takılan balıklara acırken içim. Bu sırayla gidilirse karnımın acıktığından söz açmanın tam da sırası. Lakin daha az evvel mükellef bir kahvaltı masasından eser bırakmadım eser miktarda dahi. İnsanın karnı tam doymayacak ki felsefeye yer kalsın. Zira o zaman yani karnı öyle böyle tok olmayan insan düşünme ve düşünme diye tanımlanabilecek hiçbir eyleme ihtiyaç duymaya dahi ihtiyaç duymaz. Lakin birazdan ölecekmişcesine bir açlık da felsefenin en azılı düşmanlarındandır diyebiliriz. O zaman hadi hep beraber diyelim: "Lakin birazdan ölecekmişcesine bir açlık da felsefenin en azılı düşmanlarındandır." Gözümün takıldığı vapurlardan birine binecek gibi oldum lakin nedense içimden bir ses o vapurun yani ben hangisine binersem o vapurun birazdan batacağını söylüyordu. Ölmek için çok erken neyse ki vapura binmek için de epeyce geçti zira deniz çoktan köpürmeye başlamış hatta birazdan taşsa taşardı. Taşmadı... Ben de boğulmadım, boğulmadığım için şanslı mıyım bunu yanarak ölmezsem tekrar konuşuruz. Yürüdüm biraz da. Demokrasi bekçilerinin arasından geçtim, onlar da sağa sola yumruklar atarak demokrasiyi beklemeye devam ediyorlardı. Beklerken de Recep, Tayyip ve Erdoğan'a bir şeyler söylemeye çalışıyorlardı ki sürekli kulak siken bir nağme ile bu üç isme sesleniyorlardı. Lakin, insan kimin gelmesini isterse ona besteler yapmaz, ona şarkılar yazmaz mı? Biraz da bunları düşünerek yürüdüm. Durup bu düşüncelerimi yılmaz demokrasi bekçilerinden birine danışsam mı diye düşünecekken içim bir ürperdi. Zira ürpermesin de ne yapsın? Recep, Tayyip ve Erdoğan kardeşlerden demokrasiyi getirmesini bekleyen bir güruhun bana yapacaklarını hayal edecek bir güç bende yoktu. Aradım, yol boyunca kaç kişiyle konuştum hatırlamıyorum ama hepsi telefonların dinlenmesinden korktukları için olsa gerek bazı kelimeleri zikretmekten imtina ediyorlardı. Sanırım o göt, göt mü dedim, güç olacaktı, o güç onlarda da yoktu. Güçsüzdük. Ağaçtan düşen elmalar gibiydik. Ziyan ediliyorduk. Düşüncelerimiz kurtlanıyor, çürüyor, kısacası bir boka yaramıyordu. Bu düşüncelerle Sirkeci Garı'na kadar vardım. Garda biraz duraksadım. Kendimi tren gibi hissettim desem yalan olmaz. Üzerimde, parmak uçlarımda, ayak bileklerimde metal yorgunluğuna çalan bir yorgunluk peyda oluverdi. Sadece gar kelimesi bile bunu hissettirmeye yeterdi zaten. Ancak benim ülkemde garlardan bir yere gidilmez düşüncesine hazırlıksız yakalanmış olmalıyım ki bir an sendeledim de. Kar etme kaygısı gütmeyen bir garın ortalık yerinde hiçbir yere gitmeyen bütün trenlerin arkasından el salladım ve geriye doğru yürümeye çalıştım kendini tren sansın diye el salladığım bütün o trenler. Üç beş adım attım atmadım, merdivenlerden tepe taklak yuvarlandım. Kafamı kaldırdığımda bir kalabalık çoktan sarmıştı etrafımı. Aralarından birinin "Açılın ben doktorum" demesini bir kaç saniye bekledikten sonra kalktım. Herhangi bir kırık yoktu. Kan da akmamıştı. Yani düşüşümün kayda değer bir izlenme oranına ulaşması mümkün değildi. Birazdan unutulduğumun verdiği iç huzuru ile Yeni Cami önündeki güvercinlerin huzurunu ve yemcilerin bütçe planlamasını bozarak Karaköy Köprüsü'ne doğru seyirttim. Ama o an seyirttiğimin farkında değildim. Bence ben gidiyordum. Düşmenin de etkisiyle olsa gerek ağır ağır seyirtiyordum.